Ali Cüneyd Kılcıoğlu: “Ülkemizin Tiyatro Sistemi Yazar Kazanmayı Dert Edinmiş Değil”

Ali Cüneyd Kılcıoğlu: “Ülkemizin Tiyatro Sistemi Yazar Kazanmayı Dert Edinmiş Değil”

Songül Alper

songulalper@zorunlusahne.com

Oyun yazarı Ali Cüneyd Kılcıoğlu ile kendine has karanlık mizahıyla kaleme aldığı oyunlarını, tiyatroyu, çoğu Mitos Boyut Yayınları’ndan çıkan kitaplarını ve yaşamı konuştuk.

Malûm, oyun yazarları arka planda kalır ve çok tanıyamayız kendilerini. O yüzden biraz kendinizden bahseder misiniz? Kimdir Ali Cüneyd Kılcıoğlu?

İlkokulu Amerika Birleşik Devletleri’nde, ortaokul ve liseyi Diyarbakır’da okudum. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Tiyatro Kuramları, Eleştiri ve Dramaturgi bölümünde yüksek lisansa geçtim, şu an tezimi bitirmek üzereyim. Bir de çalışmalarım nedeniyle bırakmak zorunda kaldığım İngiliz Dili ve Edebiyatı var, bu sene geri dönmeyi düşünüyorum. Çok kıymetli hocalarım oldu. Eğitim almak, okumak, öğrenmek benim nefes alıp verme şeklim. Bu yüzden yıllardır bir okuma disiplininde olan, kendi yazım dünyasını kurmaya gayret eden bir yazarım. Sonuçta hepimiz yeryüzünün huzursuzlarıyız. Hepimiz huzuru bir şekilde ararken ben de yazmak ve okumakla arıyorum.

“Dilek Ağacı”, “Aşk Entrikayı Sever”, “Komşum Hitler”, “Devrik Mülk” ve dahası… Onlarca hikâye oluşturup kaleme alırken ve umut, aşk, özlem, mizah gibi birçok duyguyu, durumu ele alırken daha iyi hissettiğiniz, farkında olmadan daha çok içinde bulunduğunuz bir taraf oluyor mu? “Bu en sevdiğim.” dediğiniz bir oyununuz var mı?

Oyun metniyle kurduğum bağ, onun oluşturulma süreciyle ve dramatik kimyayla ilintili. Bu süreçte metnin her öğesiyle ilgili ayrıntılı bir çalışma sürecine giriyorum. Keza bu süreç, sahneleme aşamasında da yeniden yazım ve düzeltme gibi durumlarla devam edebiliyor. Sırf “ne” anlattığımdan ziyade “nasıl” anlattığıma dair de bir çalışma yürütüyor, rejiye geniş bir alan bırakmaya çalışıyorum. Bu yüzden sahne metninin oluşturulmasına çok fazla hisle yaklaşamıyorum. Elbette ilham, “sevme” durumu önemli ama bu, hayata nasıl yaklaştığımızla da ilintili bir durum. Sevdiğimden ziyade fark edilmemesine üzüldüğüm bir oyunum var: “Mumyalar”. Oyun; iki erkek oyunculu, tehditlerle örülü dış dünyada belleksiz yaşayan, toplum içinde görünmez olmayı tercih etmiş iki kardeşin öyküsü. Kaotik bir atmosferde baskının somutlaşması üzerine aksiyon gelişimi olan bir oyun. Mitos Boyut Yayınları tarafından “Toplu Oyunlar-1” içinde basıldı. Devlet Tiyatroları repertuarına da alınmıştı ama sahneyle buluşamadı.

Kurum tiyatrolarında birçok oyununuz yer aldı, almaya da devam ediyor. İşsizlik gibi meseleleri ele aldığınız oyunlar da var. Seçtiğiniz, ele aldığınız konularda tepki aldınız mı hiç?

Hayır. Beğenilip beğenilmemesi yorumları dışında herhangi bir tepki almadım.

Mısırlı Nefertiti ve Silifkeli Erol’u aynı oyunda bir araya getirmek gibi absürt durumlar nasıl oluşuyor kafanızda?

Kafamdaki oyun dünyasına hizmet edecek işlevsel öğeler üzerine düşünüyorum. Bu öğeler, içinde dramı da barındırabilir, komediyi de, groteski de…

“Nefertiti Silifke’de (Nefertiti’nin Longplay’ı)”, ülkemiz koşullarında her türlü “rağmen”e rağmen üretmeye çalışan bir kadının hikâyesi. Aslında hayatın içinden, tanıdık bir durum. Olayı bu açıdan okuduğumuzda durum zaten absürtlüğü metne çağırıyor. Eskiden aklıma geldikçe güldüğüm, eğitim sistemimizdeki öğrenciler için söylenen “eğitim zayiatı” tabiri vardı. “Nefertiti Silifke’de” oyununun kahramanı Canan Yolcu; “hayat zayiatı”, bir tutunamayan. Sanatın gündelikteki karşılığını, sokağın dilini ele geçiren şiddetle nasıl baş edebileceğini düşünen, evcilleştirilmiş seyirciyi, toplumdaki “aile çay bahçesi ahlâkını” ikiyüzlü bulan, bütün toplumsal ilişkilerimize sirayet etmiş köle-efendi ilişkisine karşı çıkan bir kadın. Bunun için eyleme geçer ve öyle bir şey yapar ki ülke gündemine oturur, popüler olur, halk tabiriyle “nihayet yırtar!” Yaptığı şey sistemin içinden bir şey olamaz; efendinin evini efendinin araçlarıyla yıkamayacağını bilir çünkü. Bu hengâmede Erol’la karşılaşır. Erol da bir nevi “Yeşilçam Erol’u”dur. Aşk kaçınılmaz olur. Oyun, aslında yoktan bir absürdü çınlamıyor; hayatın trajikomikliğini yüklenip artık hiçbir işe yaramayan, kuru, içi ölü dile ve ilişkilere olan rahatsızlığını dile getiriyor. Oyunun meselesi, tüm bu “absürt, dram, kara komedi” durumlarını metne çağırıyor.

Bir oyunu yazarken nelere dikkat edersiniz? Fikrin var oluşu, oluşumu ve kâğıda dökülme süreci sizde nasıl yaşanıyor?

Açıkçası birçok etmenin devreye girdiği, çok basit bir şekilde formüle edemeyeceğim, okumalar ve izlemelerle beslenen, dağınık ama kendi içinde bütün, sürekli sil baştan yeniden yazılan, bir başkası için saçma gözükebilecek ama bana keyifli gelen bir çalışma sistemim var. Bu yöntemim her oyunda değiştiği için “şudur” diye tarif edebileceğim bir sürecim yok.

Türkiye’de oyun yazarları ve metinleri gerekli değeri görüyor mu? Türkiye’de yazar olmak başka bir şey mi?

Bu soruyu yazarın tarafını tutarak cevaplayacağım. Maalesef ülkemizin tiyatro sistemi, söylem bazında öyle bir izlenim vermeye çalışsa da, pratikte “yazar kazanmayı” dert edinmiş değil. İstisnaları, bunun için çabalayan değerli kişileri elbette ayrı tutuyorum. Her yazılan oyunun kusursuz olmadığının, elek üstünde çok metnin kalamadığının da farkındayım. Ama ülkemizdeki yazarların metinlerini sahneye taşınmasını geçtim, ilgililerine okutabilmesi dahi zor. Tiyatro insanlarımız yazık ki yabancı metin keşfetmelerindeki heyecanı bizlere karşı hissetmiyor. Elbette onların da haklı gerekçeleri var; kimi yazarların eleştiri kabul etmemesi, metin tartışmasını kişiselleştirmesi, sürekli vasat ve birbirini tekrar eden metinler üretmeleri veya eserlerin öncelikle kurumlardan, onay mekanizmalarından geçmesi zorunluluğu gibi…  Bütün bunlardan azade, konuşulan dilin dramatik ilkeler üzerinden olmasını önemsiyorum. Yollanan metne “Beğenmedim.” gibi, yemek için yapılan “Damak tadıma hitap etmedi.” ifadesinin ötesinde bir gerekçe bekliyoruz; çünkü bu cevap bizi geliştirmiyor, sadece geri itiyor. Gerçi bazen bu “Beğenmedim.” cevabı bile hiç cevap gelmemesinden iyi olabiliyor; durum bu kadar vahim. Bunlar biraz da vicdanla, samimiyetle ilintili şeyler. Söylediğim gibi, istisnaları var. Onları da kırmak istemem.

Elbette kimse bize zorla yazdırmıyor; kişisel tercihimiz, mücadelemiz olduğu için yazıyoruz. “Türkiye’de oyun yazarı olmak nasıl bir şeydir?” üzerine düşündüğümde, bir oyun yazarının kendine alan bulabilmesi için aşması gereken epey bir engel var. Yola girildi mi aşılıyor ama maalesef o engellerin varlığını ortadan kaldırmıyor. İstisnaları hep ayrı tutuyorum. Reddetme fikri üstüne kurulmuş, sahne metnine edebî metinmiş gibi davranan, dahası politik metinmiş gibi iz süren -her metin politiktir ama bunun dışında, metnin içinde politik bir şeyin izini sürmeyi kastediyorum-, yerli metinlerde aradığı kriterleri yabancı metinlerde aramayan, dramatik kıstaslardan ziyade kişisel beğeninin öne çıktığı kurullar, yerli metin sahnelemeye yanaşmayan yönetmenler, ulaşmanızın mümkün olmadığı özel tiyatrolar, “Herkese açığız.” deseler de sadece kendi çevresinden oyun çıkaran belediye tiyatroları, “Siz bizim oynadığımız metinleri anlayamazsınız, öyle yazamazsınız.” diyen topluluklar, oyun yollamak için sizi iletişim kurduğunuza pişman eden tiyatro insanları, teoriyi takmayan ve merak dahi etmeyen pratik, pratiği küçümseyip takip etmeyen teori, “Sadece klâsikleri basıyoruz.” diyen yayın evleri, kriterleri belirsiz tartışmalı ödüller, illâ ki görünür olmak gerekliliğinin saçmalığı, birbirlerine destek vermeyen oyun yazarları, birlikte hareket edemeyen bir akıl, festivallerin oyun seçimleri, eleştiri sisteminin sahneyle ilgili olmaması, tiyatro haberlerinde neyin haber edildiği, tiyatro yardım kriterleri ve bunun içinde yazar hakkının durumu, edebiyat destekleme fonunda tiyatronun yeri, kapalı kapılar ve onun ardı… Bu liste böyle uzar, gider. Kişisel olarak genel tiyatro dünyamızda mikro iktidarların türediğini görüyorum. Bunu kendisine alan açmaktan ayırdığımın altını çizerim; mikro iktidardan kastım, kendine açtığı alanda tiyatro yapmak değil. Herkes mikro iktidarını vicdanı unutarak karşı tarafa hissettirebilmekte, büyük çerçevede itiraz ettiği “iktidar” kavramını daha içeriden kendisi de üretebilmekte. Bunlar sadece yazarlık için değil, tiyatronun tüm öğelerinde, emek verip üretenlerin karşılaştığı meseleler. Meselâ; tüm sektörler arasında en çok emek sömürüsü tiyatro sektöründe yapılıyor. Bunu çoğaltabilirim. Sokağın da bundan bir farkı yok zaten. O yüzden “tiyatro” dışında tuttuğunu sandığını maalesef ki tam da içinden üretiyor.

Şu ana kadar yazdığınız bir oyun sahneye konduktan sonra beğenmediğiniz, “Keşke sahnelenmese!” dediğiniz oldu mu?

Sahne metni deliklidir. Yani sahnesel performansla doldurulan bir metni kastediyorum. Tiyatro kolektif bir üretim olduğundan oyun yazarı da oluşturulan sürecin bir parçası. Dolayısıyla birçok kişi kendi yorumunu koyar; yönetmen, oyuncu, dekor, ışık vb. Bu süreçte metin canlı bir organizma gibi sürekli gelişir, büyür, değişir. Bu süreç, bir yazar olarak beni çok geliştiriyor. Kişisel olarak bu yolculuğun bir parçası olduğum için beğenip beğenmeme noktasından ziyade süreci yaşamak benim için çok daha kıymetli -ki “beğeni” denen şeyin kendisi de birçok kusuru içinde barındırdığı için ben sahneye taşınmış oyunlarıma o gözle bakmıyorum.

Şimdilerde neler yapıyorsunuz? Yazmayı sürdürdüğünüz bir oyun ya da bitirmiş olduğunuz ama bizim henüz duymadığımız bir oyun var mı?

Ben aynı anda birçok iş üzerine yoğunlaşmayı sevenlerdenim. Bu şekilde kısa sürede oyun çıkarmak yerine daha uzun bir sürede, sürekli geliştirerek yazıyorum. Öykü, oyun yazmaya devam ediyorum. Oyun kitaplarıyla birlikte öykü kitapları da yazmaya gayret ediyorum. Biten oyunlar, bitmek üzere olanlar, üzerinde çalıştığım birçok projem var. Bakalım, neler olacak. Ama son olarak (bir kadın, bir erkek oyunculu) iki kişilik, kabare tadında bir komedi oyunu yazdım. Bir de 45-60 yaş aralığında tek kişilik, erkek oyuncu için yazdığım bir komedi oyunum var. Bu vesileyle ilgililere duyurmuş olayım.

Yazdığınız her oyunu izleme fırsatınız oluyor mu? “Sahnede muhakkak görmeliyim.” gibi bir kuralınız var mı?

Ülkemizde yazarlık alanında bir gelişme isteniyorsa bu, yazarların oyunlarını sahnede görmeleriyle gerçekleşecektir; çünkü yazarın metnini sınayabileceği tek yer sahnedir. Bu sebepten sahnelenen oyunlarımı ister amatör/yarı amatör gruplar sahnelesin, ister profesyonel gruplar sahnelesin birkaç kez izliyorum.  Bu sayede çok şey öğrendim. Tiyatronun kolektif bir eylem olmasından hareketle -bana göre- “kurallarım” diye bir şey olmaz. Kurallardan ziyade metnin gerekleri vardır. Bu da zaten yönetmenlerle, dramaturglarla, oyuncularla, diğer uygulayıcılarla konuşulur, oluşturulmak istenen sahne diline göre herkes görüşünü bildirir, metin gelişir, hayata geçer. Kişisel olarak birlikte çalışmayı önemsiyorum.

Oyun metinleriniz bittikten sonra sahneye ulaşma süreci nasıl oluyor? Birileri size gelip “Bu oyunu oynamak istiyoruz.” mu diyor meselâ?

Oyunlarımı ilgili kişilere ulaştırma sürecim her yıl değişiyor. 2002 yılından beri oyunlar yazıyorum. İlk yıllarımda daha çok yarışmalara, ödenekli tiyatroların kurullarına yolluyordum. On altı yıldır oyunlarım duyulunca, izlenince artık tiyatro gruplarıyla, yönetmenlerle, oyuncularla dirsek temasım arttı. Bazen onlardan teklif geliyor veyahut ben sağlıklı iletişim kurabildiklerime yazdığım metinleri yolluyorum. Sağ olsunlar, onlar da okuyup görüş bildiriyorlar. Burada Mitos Boyut Yayınları’nın, bilhassa Yılmaz Öğüt’ün ismini anmadan geçemeyeceğim; onlar da bu süreçte bana hep destek veriyorlar.

Bu vesileyle kendimi ifade etme şansı verdiğiniz için Zorunlu Sahne ailesine teşekkür ediyorum.

10.01.2018

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.