Aysel Yıldırım ve Duygu Dalyanoğlu: “Bir Dakika! İddiamızdan Vazgeçmiyoruz!”

Aysel Yıldırım ve Duygu Dalyanoğlu: “Bir Dakika! İddiamızdan Vazgeçmiyoruz!”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Bir topluluk düşünün ki altına imzasını attığı tüm projelerle hem dönemine ayna tutsun hem de geleceğe köprü kursun. Üyeleri, ekip ruhunu kanıksasın; fakat bireysel özgürlüklerini korusun, kişisel yolculuklarını unutmasın. Biz olabilmek için türlü türlü “ben”lere ihtiyaç olduğunu bilsin herkes ve bunu çalışmalarına yansıtsın. Üstelik kapısında yol yerine yollar olsun, içinde dil değil diller olsun. Masalarına alın teri, duvarlarına umut sinmiş olsun.

İşte biz de böyle bir topluluğa konuk olduk. Aysel Yıldırım ve Duygu Dalyanoğlu ile önce Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nu, ardından da yeni oyunları “Zabel”i konuştuk.

Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun serüveniyle başlayalım dilerseniz. Nereden geldiniz, neler yapıyorsunuz, yakın ve uzak hedefleriniz nelerdir?

Duygu Dalyanoğlu: Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST); resmî olarak 1995 yılında kurulmuş, bağımsız bir sanat yapısı. Fakat aslında buradaki sanat faaliyetleri daha eskiye dayanıyor. ‘80’li yıllarda Boğaziçi Üniversitesi sanat kulüplerinde tiyatro, dans, müzik ve toplumsal bilim araştırmaları alanlarında çalışan öğrencilerin üniversitede yürüttükleri faaliyetleri mezuniyetle birlikte devam ettirme çabasıyla hayata geçiyor ve şu anda dört farklı birimde çalışma yürütülüyor.

Hangi birimler bunlar?

Duygu Dalyanoğlu: Tiyatro, dans, müzik ve toplumsal bilim araştırmaları. Burada yürütülen çalışmalar belirli gösterilerle, albümlerle, kitaplarla, atölye çalışmalarıyla, internet aracılığıyla kamuyla paylaşılıyor. Tiyatro birimi de 1995’ten bu yana hem kendi metinlerini yazan hem de yöneten, oynayan, belirli atölye çalışmaları yapan, Mimesis Tiyatro Çeviri Araştırma Dergisi’ni çıkaran bir yapı.

Mühim tiyatro insanlarıyla yapılan söyleşiler ve kitap çevirilerine bakılırsa yayıncılık da bu oluşumun önemli bir parçası.

Duygu Dalyanoğlu: Kesinlikle öyle. Meselâ; Mimesis ilk şundan çıkıyor: Üniversitenin tiyatro kulübünde eğitim-araştırma çalışmaları yapılırken belirli kaynaklara ulaşılamıyor; çünkü kaynakların çoğu İngilizce. Kadro İngilizce okuyabiliyor ama edinimlerini Türkiye’deki tiyatrocularla paylaşma adına, Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları çatısı altında  çeviriler, telifli yazılar ve araştırma yazıları çıkarılıyor. Belirli bir süre sonra da akademik bir dergi olan Mimesis başlıyor yayın hayatına. 2011 yılından itibaren günceli yakalayabilmek için artık internet mecrasında da yayın yapmaya başlıyor; çünkü Mimesis, yılda iki defa çıkan bir dergi. Öte yandan BGST Yayınları’nda da toplumsal araştırma çevirileri, kendi yazdığımız oyunların metinlerini, tiyatro veya dans teorisi alanlarında kitaplar basıyoruz. Dolayısıyla yayıncılık bir ihtiyaçtan doğuyor. Çünkü çalışmalar neticesinde ele geçen verilerin Türkçeye kazandırılması ve raporlaştırılması, aslında bizim kamusallaşmamızda gösterilerin yanı sıra önemli bir ayak.

Peki, bu çalışmaları yaparken herhangi bir resmî kurumdan yahut sivil toplum örgütünden destek alıyor musunuz?

Aysel Yıldırım: Biz maddî-manevî bağımsız bir topluluk olarak başlamıştık işe. Tabiî ki Boğaziçi Üniversitesi mezunu olduğumuz için oranın desteğini aldığımızı söylemeliyim. Fakat onun haricinde bağımsız bir topluluğuz. Hiçbir zaman ödenekli bir tiyatro olmadık. Sadece belirli dönemlerde Kültür Bakanlığı desteği aldık. Fakat o da Gezi Eylemleri ile birlikte bitti. Kara listeye alındık. Kültür Bakanlığı bunun böyle olmadığını iddia etse de her sene başvurumuzu yeniliyoruz ama hiçbir sanatsal gerekçe gösterilmeden reddediliyoruz. Tabi biz de boş durmuyoruz; onları dava ediyoruz.

Yakın zamanda “Kim Var Orada? Muhsin Bey’in Son Hamlet’i” oyunuyla alâkalı pozitif bir sonuç çıktı mahkemeden sanırım.

Aysel Yıldırım: Evet. “Lorca’nın Acıklı Güldürüsü” ve “Kim Var Orada? Muhsin Bey’in Son Hamlet’i” oyunları için idari mahkeme Kültür Bakanlığı’nın kararını hukuka aykırı olarak nitelendirdi. Dava bir üst mahkemeye taşındı.

Peki, mahkeme kararları uygulanıyor mu?

Duygu Dalyanoğlu: Hayır. Bu karar olumlu bir gelişme; ancak dava başka mahkemece görülmeye devam ediyor. Tabiî ki bu fon olmadan da biz oyunlarımızı çıkarıyoruz ama biz burada bağımsız ve köklü bir yapı olarak duruşumuzu sergiliyoruz. “Zabel” oyunumuzla da başvurmuştuk, bu sezon da başvurduk. Onların da sonucu aynı olursa tavrımızı koruyacağız. Gittiği yere kadar götürme niyetindeyiz.

Bu tür güçlüklerle çepeçevre sarılmışken… Türkiye’de tiyatro yapmak ne anlama geliyor? Ve siz sanatınızı hangi koşullar altında icra ediyorsunuz?

Aysel Yıldırım: Bir defa bağımsız olmakla sadece seyircinize ve yaptığınız işin kalitesine güveniyorsunuz. İyi projeler muhakkak karşılığını buluyor ve seyirci tarafından gereken değeri görüyor. Biz de yolumuza o şekilde devam ediyoruz. Aslında biz devlet tarafından veya belediyelerce desteklenmesi gereken bir iş yapıyoruz; çünkü o kurumlara vergi ödüyoruz. Ama böyle bir desteği asla göremiyoruz.

Bu açıdan bakıldığında bağımsızlık, devlet desteği almıyor olmakla ilişkili olmamalı. Eğer kamusal bir iş yapılıyorsa devlet de üzerine düşeni yapmalı. Öyle değil mi?

Aysel Yıldırım: Ama burası Türkiye. Maalesef öyle bir destek bulunamıyor. Liberal dönemde bazı sivil toplum örgütleriyle veya Avrupa Birliği (AB) projeleriyle gerekli yardımları alabiliyorduk. Ama biliyorsunuz ki şu anda AB ile de aramız pek iyi değil. Problem bununla da bitmiyor. Meselâ; Mardin için kadınlarla alâkalı bir proje yazıyoruz ama bir bakıyoruz ki birlikte çalışacağımız sendikalı hocalar görevden uzaklaştırılmış. Zaten o şehre giremiyoruz. Nusaybin’de çocuklarla atölyeler düzenleyecekken Nusaybin’e giremediğimiz bir yıl oldu. Yani birçok şey fiilî koşullara da yenik düşüyor, gerçekleştirilemeyebiliyor.

Fakat yine de yılmadan ve üstelik her seferinde daha güçlü adımlar atmaya çalışıyorsunuz.

Aysel Yıldırım: Çünkü bizim temel felsefemiz şu: Ne yaparsan yap, iyi yap! Tiyatro için konuşayım. Herhangi bir oyun için; oyunun özü, oyunculuk üslûbu, sahneye taşıma süreci, tarihsel arka planı ya da bir kişiyi anlatıyorsak onun biyografisi gibi açılardan uzun bir eğitim araştırma süreci geçiriyoruz. Bu da BGST’yi bizim için bir okula dönüştürüyor. Tiyatro yapmak, sürekli yeni şeyler keşfetmek ve onu seyirciyle paylaşmak gibi oluyor. Bu da tiyatroyu çekici kılıyor, bizi daima diri tutuyor.

Şartlar bu kadar zorlu iken neden ısrarla tiyatro? Hâlâ bir şeyleri değiştirme, dönüştürme umudu mu?

Duygu Dalyanoğlu: Yani evet. Bazı dönemlerde, “Bu iş burada yapılmaz.” diyebiliyoruz ya da içimize dönmeyi isteyebiliyoruz. “Kim Var Orada? Muhsin Bey’in Son Hamlet’i” oyunumuzda Muhsin Ertuğrul’un yaşadığı gitmek-kalmak ikilemi var. Onun o yıllarda yaşadığı gitmek-kalmak, vazgeçmek-devam etmek ikilemleri, bu oyunu sahneleyen bizler için çok güncel. Ama bırakmak, iddiamızdan vazgeçmek istemiyoruz. Onun içindir ki bir oyun çıkardığımızda, onu en iyi şekilde sahneye taşımaya çabalıyoruz. Ve oyunları ulaştırabileceğimiz yerler kısıtlansa da, her yere gidemesek de gidebileceğimiz yerlere gidip oyunu icra etmeye çalışıyoruz. Ya da işte dergi çıkarmaya devam etmeyi tartışıyoruz. Bunlar çok önemli. Çünkü hem birey olarak pes etmek istemiyoruz hem de tiyatro olarak bu koşullarda da devam etmemiz gerektiğini biliyoruz.

Aysel Yıldırım: Bu bir sorumluluk ayrıca. Sonuçta biz bu topraklarda doğduk, büyüdük ve iyi de bir eğitim aldık. Öyleyse bunun bir dönüşünün olması gerekir. Kaldı ki bu bir yaşama biçimi. Çünkü bir işi yarım bıraktığınızda, depresyona girip karamsarlığa düştüğünüzde bitiyor, unutuluyor. Ama o işte ısrar ettiğinizde bir etki alanı oluşuyor. Hem kendi hayatınız için hem de başkaları için. O anlamda çok da negatif bir yere düşmek istemiyoruz. Hâlâ nefes alma alanları varsa onların değerini bilmek, o alanları çoğaltmak gerekiyor. Bu bağlamda içimizden birilerinin enerjisi düştüğünde “Dur bir dakika!” diyebiliyoruz.

Oyun künyelerinizde hep “ekip çalışması” ibaresini görüyoruz. Bunun nedeni estetik kaygılar mı yoksa yakaladığınız ensemble ruhunu devam ettirmek mi?

Duygu Dalyanoğlu: Ensemble ruhunun devamı aslında. Bu, üniversitenin tiyatro kulübünde üretim biçiminde edindiğimiz bir deneyim. Böyle bir deneyim sonucu çıkarılan ürünlerin zenginliğine inanıyoruz. Tabiî ki “Herkes her şeyi yapsın!” gibi bir yerde durmuyoruz. Uzmanlaşma alanlarımızı oluşturmakla beraber, üretimde tek bir akılla hareket etmek yerine birden çok aklın çatıştığı bir biçimi tercih ediyoruz. Bu, reji için de geçerli. Bir reji grubundan bahsediyoruz. Ya da tek bir yazar olsa bile oyuncuların da metne bir şeyler kattığı, sahnelenmek üzere yazılmış metinlerin sahne üzerinde son hâlini aldığı bir yapıda daha nitelikli ürünler çıkarmaya gayret ediyoruz.

Aysel Yıldırım: Bizler alaylıyız aslında ama az önce söylediğimiz gibi; burası sanki bir okul. Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda ne öğrendiysek onu devam ettiriyoruz. Orada usta-çırak ilişkisi çok önemlidir. Yani çok iyi bir yönetmen olabilirsiniz ama sizden sonra oyun yönetecek ikinci, üçüncü, dördüncü kişi yoksa o birikiminiz sizinle birlikte yitip gider. Ya da çok iyi bir oyuncu olabilirsiniz ama birkaç oyuncu daha yetiştirmediyseniz bu çok narsistik olur. O sebeple biz de bir kumpanya, üretime birlikte katılma ortamı oluşturuyor, asıl süreci olabildiğince yatay kurmaya çalışıyoruz.

Gelelim yeni oyununuz “Zabel”e… Kimdir bu Zabel Yesayan?

Aysel Yıldırım: Zabel Yesayan, Abdülhamit’in başa geçtiği yıl doğan Ermeni bir Osmanlı aydınıdır. Osmanlı’nın dağılıp yerini Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı sırada iyi bir eğitim görmüş, bu topraklarda o çalkantılı dönemlerde ciddi sorumluluklar almış ve ondan sonra kalemiyle cehaletle savaşmış bir kadın. Hayatı boyunca belirli güçlerle mücadele ediyor. 1915’te, o listedeki tek kadın olarak, aranan aydınlar listesine giriyor. Hem cesareti hem de şansıyla yurt dışına kaçmayı başarıyor. Fransa’da üretmeye devam ediyor. Sovyetler Ermenistan’ının kurulduğu dönemde artık “yeni anavatanım” dediği Ermenistan’a gidiyor. Orada da birtakım okullarda kurucu sorumluluk üstleniyor. Yazarlar Birliği’nin başına geçiyor. Ama Stalin faşizmiyle karşılaşıyor bu defa. İçeri alınan ilk kadın yazarlardan biri oluyor. Yani hayatı sürekli baskıcı iktidarlarla mücadele etmekle, karanlıkla çarpışmakla geçiyor.

Gerçek bir aydın gibi yani.

Duygu Dalyanoğlu: Evet. Kendisine feminist demese de oldukça feminist bir kadın. Ve tabiî ki tarihin unutturduğu. Son yıllarda eserleri daha yeni yeni çevrilen, özellikle Aras Yayıncılık tarafından Türkçeye kazandırılan feminist-aydın kuşağının bir temsilcisi. Dolayısıyla tarihî bir oyun yaparken böyle bir figürü anlatmak bizler için çok çarpıcı oldu. Biz her zaman kadın hikâyelerinden feminist oyunlar yazan, yapan bir grubuz. Bu sefer, “Gerçekten tarihî bir figürü anlatsak nasıl olur?” diye düşünerek bu projeyi hayata geçirdik.

İlk defa tarihî bir karakterden yola çıktınız, öyle mi?

Duygu Dalyanoğlu: Evet, ilkti bu. Kadın oyunları yaptık, yapıyoruz. Hatta bazıları hâlâ repertuvarımızda. Ama genelde ya duyduğumuz bir hikâyeden ya da daha güncel meselelerden yola çıktık.  Ama gerçek bir aydın kadın karakterin hayat hikâyesini ilk defa ele aldık.

Siz nasıl yorumladınız Zabel Yesayan’ın hayatını ve yaşamında dikkatinizi en çok çeken noktalar nerelerdi?

Duygu Dalyanoğlu: Belirli dönüm noktalarını ele aldık. Ama oyunun kurgusunu oluşturmadan önce şunu fark ettik: Onun hayatındaki dönüm noktaları aslında bizim tarihimizin de dönüm noktaları. Abdülhamit’in tahta çıkışı, Meşrutiyet, I. Dünya Savaşı, Ermeni Meselesi, Sovyet Rusya’nın kuruluşu… Tarih içerisindeki bu kırılma noktaları hem onun hayat hikâyesinde belirli yerlere işaret ediyor hem de bu toplumsal değişim ve dönüşümün, bir kadının hayat hikâyesi üzerinden anlatılmasına olanak sağlıyor. Zaten tarihi kadınların bakışı üzerinden yazmak, feminist tarihçilerin kullandıkları bir yöntem. Dolayısıyla biz de feminist tiyatrocular olarak bunu sahnede yapıyoruz. Tabiî ki bir tarih dersi vermiyoruz. Bir yaşam hikâyesi anlatıyoruz. Ve o yaşam hikâyesinde ailesi de var, ilk aşkı, yazarlığa karar vermesi de var.

Hikâyeden bu kadar bahsetmişken… Oyunun estetik ve dramatik ekseni hakkında da bilgi verebilir misiniz biraz?

Duygu Dalyanoğlu: Oyunumuz iki düzlemli aslında. Zabel Yesayan, hayatının son günlerinde Sovyetler’de hapse alınıp sorgulanıyor. Ama o sorgunun baskısından kaçmak isteyen Zabel, geçmişine sığınıyor. Dolayısıyla oyun, Zabel’in geçmişiyle bugünü arasında mekik dokuyor. Geçmişte de aslında ailesini, arkadaşlarını, ilk aşkını, Adana’ya gidişini, kızıyla ilişkisini, 1915’te Osmanlı’dan nasıl kaçtığı gibi önemli yol ayrımlarını hatırlıyor.

Oyunda beş kadın oyuncu var. Bu bir gereklilik miydi yoksa özel bir tercih miydi?

Aysel Yıldırım: Biz kadın tiyatrosu geleneğinin devamı olarak kodluyoruz bu oyunumuzu. Sadece kadınlar sahnede. Hatta mümkün olduğu kadar sahne arkasında da teknikte de hep kadınların olmasını tercih ettik. Erkek arkadaşlarımız var tabi, onları alabilirdik oyuna ama almadık. Yani Zabel Yesayan’ın öyküsünü bir kadın döngüsünde işliyoruz. Örneğin; ailesindeki kadınlarla yaşadıklarını anlatıyoruz. Ya da aşkını anlatıyor Zabel; ama bunu bir kız arkadaşıyla paylaşırken görüyoruz onu. Adana’da bürokrasi ile karşılaşıyor ama dönemin Adana Valisi Cemal Bey ile değil de karısı ile bir araya geliyor. Bir sorgu yargıcı tarafından sorgulanıyor. O da kadın. Aslında meselenin bir kadın hikâyesi olduğuna vurgu yapmak için özel olarak tercih edildi tüm bunlar.

Belki de bu, Türkiye tiyatrosundaki erkek egemen rol dağılımına bir manifestodur.

Duygu Dalyanoğlu: Aynen öyle. Tiyatrodaki belirli kalıpları kırmaya çalışıyoruz. Meselâ; genelde teknik alanda erkeklerin daha iyi iş yapabildiğine inanılır. Ama bizim oyundaki ışık, dekor ve kostüm tasarımcılarımızın hepsi kadın. Sadece sahne üzerinde veya metin yazımında değil de teknik alanda da kadınlara yer açmak gibi bir gayemiz var.

Peki, “Zabel” günümüz Türkiye’sine ve insanına neler söylüyor?

Aysel Yıldırım: Bir arkadaşımın söylediklerini alıntılamak istiyorum: “Çok korkunç bir günümde seyrettim oyunu. ‘Hareket alanımız kalmadı. Ne yapacağız?’ gibi sorular sorduğum bir dönemdi. Oyuna geldim ve Zabel gibi bir kadın, tarihin bir döneminde çıkmış ve bütün o kısıtlamalara rağmen umudu ve kararlılığı sayesinde bir sürü şey yapabilmiş. Bu beni çok güçlendirdi.” demişti. Meselenin bu yanı bana etkileyici geliyor. Bizim de “Osmanlı döneminde yaşamış bir kadın aslında ne kadar da bugünden konuşuyor, söyledikleri nasıl da bugünü anlatıyor!” dediğimiz bir figürdü. Zaten “Zabel”i örerken bu iki şeye sımsıkı tutunduk.

Duygu Dalyanoğlu: Bunlara ek olarak; kadın hikâyelerinin de izlemeye değer, ilginç olduğunu anlatıyor bu oyun. Çünkü aslında biz Zabel üzerinden çok evrensel kadınlık durumlarını da anlatıyoruz.

Üstelik kadınları belirli rollere hapsetmeden yapıyorsunuz bunu. Neticede sahne üzerinde yaşadığı çağda çığır açmış, entelektüel bir kadın da var.

Duygu Dalyanoğlu: Evet. Tabi insan bir Zabel var sahnede. Yer yer umutları soluyor, karamsarlığa düşüyor, o da bir kahraman veya süper kadın değil.  Ama onun hikâyesini anlatmaya değer kılan şey, pek çok zor durumla karşı karşıya kalmasına rağmen hayata tutunmaktaki inadı. Oyunun sonunda da söylediği gibi: “Girdiğim her odada kendi rüyamı takip ettim. Hiç pişman değilim. Biliyorum, ümidim ve inancımla sürgün ruhum da azat olacak.”

Not: Sezonun ilk oyununu 8 Ekim’de Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Salonu‘nda seyredebilirsiniz.

10.09.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.