Aziz Sarvan: “Sadece Okulla Olmuyor Bu İş”

Aziz Sarvan: “Sadece Okulla Olmuyor Bu İş”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Asırların imbiğinden süzüle süzüle günümüze kadar gelen Türkiye tiyatrosunun harcı, o kadar büyük gayretlerle, öylesine büyük samimiyet ve fedakârlıklarla yoğrulmuştur ki! Saymaya kalkarsak eğer, yığınla isim gelir aklımıza; üstelik bir sürü çığır açıcı da buluruz.

Fakat belki de aklımızdan hiç çıkarmamamız gereken olgu şudur: Sahneyi süpürenden ışıkları açıp kapayana, rolünü icra edenden karakterleri yaratana, oyun evrenini kurandan seyirci koltuklarında oturana kadar herkesin emeği vardır her geçen gün büyüyen bu binada.

Biz de Türkiye tiyatrosuna hem gönlünü kaptırmış hem de çalışma azmini ve disiplinini elinden hiç bırakmamış bir sanatçıya konuk olduk. Oyuncu ve yönetmen Aziz Sarvan’la kendisinin ve ülkemizin tiyatro iklimini konuştuk.

Dilerseniz ilk etapta biraz tanıyalım sizi.

Üsküdar’da doğup büyüdüm. Evimiz Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi’nin arka tarafındaydı. Çocukluğum bu sahnenin gişesinde geçti. Çok yakın ilişki içerisindeydik. Haftada en az iki oyun, bazen de aynı oyunu birkaç kez izlerdim. Benim için sihirli bir kutuydu. Oyunlarda notlar alıp sonra da eleştiri yazısı yazmaya çalışırdım. Tabi bunu kendim için yapardım. Bu çalışmanın çok faydasını gördüm kendi gelişimimde; çünkü farklı okumalar yapmam gerekiyordu. Ailemle oyunlara giderken annemin ve babamın nasıl özendiğini hatırlıyorum. En şık kostümler giyilirdi, yani her şeyde bir özen vardı.  Bu bana tiyatro mesleğinde müthiş disiplin kazandırdı.

Tiyatrocu olmanıza bu izlerin ve yakınlığın büyük etkisi vardır sanırım.

Evet. Sanırım sekiz yaşındaydım. O zaman çarşamba günleri saat 14.00’te çocuk oyunları oynardı. Toplu olarak bir çocuk oyununa gitmiştik. Galiba oyun “Dede Korkut Hikâyeleri”ydi. O zaman kendi kendime şöyle dedim:  “Ben oyuncu olacağım ve bu sahnede kendime bir yer edineceğim.”Bu duygular devam ederken 1972-73 yıllarında Toron Karacaoğlu’nun “Sokrates’in Savunması” oyununu izledim.Yeni bir hedef koydum kendime: “Oyuncu olup Toron Karacaoğlu ile aynı sahne mutlaka rol alacağım.” Hakikaten de İstanbul Şehir Tiyatrolarına girdikten sonra ikinci oyunum Toron Karacaoğlu ile oldu.

Gayenize ulaşma yolunda ne tür engeller ve güçlüklerle karşılaştınız? Yahut kapılar kolaylıkla açıldı mı?

Biz fakir bir aileydik ve yakın çevremde herhangi bir sanat dalıyla ilgilenen kimse yoktu. Babam biraz kemanla ilgilenmişti ama o da karayollarında işçiydi. Aldığı küçük bir aylıkla geçiniyorduk. Yani tel dolapla yaşayan bir aileydik. Ama ben de inatçıydım, tiyatrocu olmayı hep çok istedim. Okuduğum okullarda hep tiyatro yaptım. Basın Müzesi Tiyatro Atölyesi’nde çalışmalarda bulundum. Zamanı gelince de her şeyi yıktım. “Ben artık tiyatro yapacağım.” dedim. Askerde iki tane oyun yazıp askerlerle sahneye koydum. Döndükten sonra da amatör ve yarı amatör tiyatrolarda oynadım, oyun koydum. Sonunda böyle gitmeyeceğini düşündüm ve dosyamı hazırlayıp İstanbul Şehir Tiyatrolarına verdim.

Nasıl bir cevap aldınız?

Bir süre sonra beni mülakata çağırdılar. Mülakatta rahmetli Ali Taygun ağabey, bir dosyama baktı bir de bana, “Oğlum, sen zaten oyuncusun.Biz oyuncu adayı arıyoruz. Şu yevmiyeye çalışır mısın burada?” dedi. Ben de, “İsterseniz para bile vermeyin hatta kovun. Ama ben bacadan da olsa gireceğim bu tiyatroya.” dedim. “Sen manyaksın!” dedi. “Evet!” dedim. Ertesi gün öğlene doğru İstanbul Şehir Tiyatrolarından telefon geldi. “Bir oyun var, yönetmeni seni görmek istiyor. Gelir misin?” dediler. Koşa koşa gittim. Engin Gürmen yönetmen, oyun da Loleh Bellon’un“Öyle Bir Sevgi Ki”oyunu. Funda Postacı, Can Doğan, Defne Halman oynuyor; bir de ben eklendim işte. Sonra çıktım, uçarak eve gidiyorum. Arkamdan Ali Taygun bağırdı: “Aziz! Aziz! Yalnız yarın gelirken bıyıkları kes. Çünkü Gencay (Gürün) Hanım da gelecek ilk provaya. Bıyık istemez.” dedi.

Böylece hayalinize, İstanbul Şehir Tiyatrolarına kavuştunuz.

Öyle yevmiyeli olarak başladım işte, altı ay sonra falan da kadroya alındım. Herkese nasip olmayabilir bu ama çok disiplinli çalıştım. “Yukarısı görmez, torpil işler…” filan derler ya. Öyle değil. Çok çalışırsanız görülür.

Birçok oyunda, oldukça farklı karaktere hayat verdiniz. Hangi oyunları ve karakterleri unutamadınız?

Unutamadıklarım arasında “İhtiras Tramvayı” ve orada oynadığım Mitch karakteri vardır. Bilirsiniz, küçük bir roldür aslında ama o kadar içime sinmişti ki hâlâ benim için çok önemlidir. “Çin Kahvesi”ni çok sevmiştim. Necip Fazıl Kısakürek’in “Para”sı da aynı şekilde. “Bozuk Düzen”deki Abi rolü de unutamadıklarım arasındadır. Yine Suna Pekuysal’la oynadığımız “Hasır Şapka” vardı. O hiç aklımdan çıkmaz; çünkü bu oyunda Suna abladan çok şey öğrendim. Seyirci nasıl koklanır, seyircinin nefesine göre nasıl hareket edilir, zamanlama nasıl tutturulur, onu öğrendim. Bizi kulisten izlerdi. En ufak bir ton hatasında bile uyarırdı içeride. “Aziiiiz! O öyle mi tonlanır?” diye. Herkese ustalık yapardı.

Oyunculuk ve yönetmenliğin yanı sıra dublaj da yapıyorsunuz. Sanatın farklı alanlarında çalışmak birbirini nasıl etkiliyor?

Ben çok disiplinli bir oyuncu olduğum için oyun yönetirken karşımda hep kendim gibi birilerini bulacağımı sandım-sanıyorum. Ama bu gerçekleşmiyor. Bazen de hayal kırıklığına dönüşüyor bu. Oyuncu olduğunuz için tutamıyorsunuz kendinizi. Yöneteceğiniz oyundaki her rolü sanki siz oynuyormuşçasına anlatıyorsunuz, gösteriyorsunuz. Benim alışkanlığım bu.Oyuncular için belki de dezavantajdır böylesi bir durum. Ama yönetmenlik yapınca sanatın bütün dallarıyla ilgilenmiş oluyorsunuz. Fotoğrafı, dekoru, kostümü, ışığı, perspektifi, müziği düşünüyorsunuz. Zaten aslında yapılan şey orkestra şefliği gibi. Her şeyi duymak, her şeyi görmek ve onları bütünleştirmek zorundasınız. Dublajda çok iyi olduğumu söyleyemem ama sonuçta bu alanların hepsi birbirini besliyor.

Türkiye tiyatrosunun lokomotifi sayılan Darülbedayi’nin uzunca bir dönemine tanıklık ettiniz. Bize ilk etapta Darülbedayi’nin bugününden bahsedebilir misiniz biraz?

Aslında İstanbul Şehir Tiyatrolarına da ülkemizdeki genel hava hâkim. Şimdi Beyoğlu’na çıktığınızda o eski koku ve doku yok. Eskiden daha fazla tiyatro kokardı burası. Heyecanla beklerdik, “Perde açıldığında ne göreceğiz?” diye. Radyo tiyatrosu sayesinde insanları seslerinden tanırdık. Şimdi dizilerde gördüğümüz insanları sahnede görme çabasına evrildi tiyatro. Gerçi özel tiyatrolarda çok daha fazla oluyor bu.

Peki,Darülbedayi’nin dününe doğru bir yolculuğa çıkacak olursak…

Türkiye Cumhuriyeti nasıl kurulduysa Darülbedayi de Türk tiyatrosunu inşa etti. Bir kuruluş hikâyesidir o. Ve çok zordur; yerel yönetimi ikna etmek, bir apartmanda tiyatro yapmak, dışarıdan hoca getirmek, ödenek çıkarmak… Ki Osmanlı döneminde bunu yapmak çok daha zordu. Ama bunu başardılar. Bir dönem hep yabancı metinler ile adaptasyonlar üzerinden gidildi. Daha sonra Muhsin (Ertuğrul) Bey’in de katkılarıyla Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl Kısakürek’e kadar yazarlar oyun yazmaya teşvik edildi. 1960’lara gelindiğinde ise Türk tiyatrosu bir atılım sağladı. Her tarafta özel tiyatrolar açıldı, Brecht’le tanışıldı. Sanırım ilk oyun 1963’te Üsküdar’da oynandı, “Carrar Ana’nın Silahları” oyunu. Aynı tarihlerde MuhsinBey belediyeye Fatih Reşat Nuri Sahnesi’yle Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi’ni yaptırdı.

Sonra siyasî çalkantılar nedeniyle tiyatro farklı bir yere doğru kaydı, öyle değil mi?

Doğru. Siyasî hareketliliğin etkisiyle daha politik oyunlar oynandı. Bunun sonucu olarak da seyirci biraz tiyatrodan uzaklaştı. Bazen seyircisiz bile kalındığı oldu. Ya da bazen iki sıra, üç sıra oldu seyirci. ‘80 İhtilali’nin ardından birçok arkadaşımız tiyatrodan atıldı. O bir geçiş dönemiydi; arkadaşlarımız geri geldiler ama en büyük atılım Gencay Gürün’ün genel sanat yönetmenliğine gelmesiyle oldu. Tiyatroya kadın eli değdi. Tekstler değişti, konuk sanatçılar alındı tiyatroya. İlk uzun bilet kuyrukları o dönemde başladı. Çok önemli işlere imza attı Gencay Hanım. Muhsin Bey’in tiyatroyu getirdiği noktadan sonra bir duraklama dönemi olmuştu. Gencay Hanım’la yeniden diriliş oldu. Biz hâlâ-tabiri caizse- onun ekmeğini yiyoruz; çünkü seyirci altyapısını hazırladı.

Peki, geçmişten bugüne doğru gelinirken sahnelenen oyunların türü, ritmi ve ekseni nasıl bir değişime uğradı?

Oyunların ritimleri toplu duruma ve ülkenin gidişatına göre değişiyor. Biz biraz da seyirciyi içine alacak, sıcak oyunlar yapmak istiyoruz. Avangart işler yaptığımız zaman seyircimiz tiyatrodan uzaklaşabiliyor. Arada sırada öyle işler de olmalıdır tabi.

Ülkemizdeki tiyatro ikliminin geneline bakacak olursak… Türkiye tiyatrosu ilerliyor mu sizce? Veya sizin pencerenizden bakılınca mevcut durum nasıl görünüyor?

Geçen sene çok büyük bir patlama vardı. Bu sene ise geçen senenin tekrarı gibi, bir duraklama söz konusu. Bütün tiyatrolar hemen hemen dolu. Yeni tekstler, yeni oyunculuk biçimi arayışları var ama bizim sorunumuz eğitimle ilgili. Çok konservatuvar açıldı. Hemen hemen her üniversitenin konservatuvarı var.

Onlara ek olarak sayısı belirsiz atölye var.

Bu kadar çok hoca nerede var? Bu kadar çok öğrenciye kim eğitim veriyor? Anlamak çok zor.

Kaldı ki bu çokluk, bir üslûp sorununu da beraberinde getirdi.

Tabi. Eskiden İstanbul ve Ankara ekolü vardı, sonra İzmir eklendi. Şimdi Erzurum’da da var, Çanakkale’de de var. Her yerde birbirinden farklı hocalar ders veriyor. Bu oyuncular da bir şekilde aynı sahnede buluşunca sesleri farklı çıkan enstrümanlar gibi görünebiliyor. Bir ensemble ruhu oluşmuyor.

Eğitim kurumlarının sayısının devamlı artması kaliteyi nasıl etkiledi peki?

Kalite çok düştü. Oyunlara gittiğimiz zaman elini kolunu kaldıramayan, beden dilini senkronize edememiş oyunculuklarla karşılaşıyoruz. Hatta bazen öyle tonlamalar geliyor ki şaşırıyorsunuz, “Arkadaş Türkçe mi konuşuyor acaba?” diye. Hâlbuki TijenPar’ı veya Cüneyt Türel’i seyretmeye gittiğinizde gözlerinizi kapatsanız bile her şeyi algılayabilirdiniz. Şimdi bazı oyuncuların sahnede sesini bile duyamıyorsunuz.

Aynı zamanda İstanbul Şehir Tiyatroları Edebî Kurulu üyesisiniz. Masanıza gelen oyunların niteliği ve niceliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bazıları okunacak gibi değil. “Yani sen bunu niye yazdın?” diyorsunuz içinizden. Hakikaten hayatında hiç tiyatro oyunu izlememiş kişilerden çıkmış oyunlar geliyor. Meselâ; benim ders verdiğim kurumlarda bazen birileri gelir, der ki:“Ben tiyatroya âşığım.” Sorarım: “En son ne zaman oyun izledin?” Cevapsa şu: “Tiyatroya gitmedim ama Mükremin Abi’ye âşığım.” Veya bazı uyanıklar konjonktüre uygun oyunlar gönderiyor, geçsin diye. Ama mümkün değil. Ayda otuz iki civarında oyun okuyorum. Bu otuz iki oyunun en fazla beş-altı tanesi iyi oluyor. Bir-iki tanesi için de “Yazar yeniden çalışsın!” gibi bir düşünce beliriyor. Çünkü belli ki çaba var. En fazla altı-yedi iyi oyun çıkıyor yani. Bir de bunların çoğu da bildiğimiz oyunların çevirileri. Bunlara zaten hayır diyemeyiz.

Yazamama probleminin temelinde ne var sizce?

Sanırım bizdeki problem, “Ben bunu yazarım, kolay bu!” gibi. Öyle tekstler geliyor ki belli ki televizyon dizisinin karşısına oturmuş, oradan esinlenmiş, yazmış. Tarihî oyunlar geliyor böyle ama her şeyi yanlış. Bir de yabancı yazarlar felsefe de okuyorlar. Bizim yazarlarımız ise günlük bilgileriyle oyun yazmaya kalkıyor. Metni ele aldığın zaman başka bir perspektif sunması gerekir.

Genç tiyatroculara nasıl bir ufuk çizgisi öneriyorsunuz?

Başladıktan sonra yan gelip yatmak olmaz. Sadece okulla olmuyor bu iş. Alanda da olması, her bulduğu şeyi okuması lâzım. “Tiyatrocu gözlemcidir.”in ötesinde bir şey bu. Dünyadan haberdar olması gerekir. Öyle tiyatro öğrencileri biliyorum ki İstanbul Şehir Tiyatrolarında hiç oyun seyretmemiş. Olabilir, tercihtir. “Peki, başka nerede izliyorsun?” diye soruyorum. “Gitmiyorum, zamanım yok.” diyor. Hâlbuki neyi yapmamak gerektiğini görmek için kötüyü de izlemek lâzım. Bir oyuncu elini, kolunu, mimiklerini yanlış kullanıyorsa o da bir ders olur. Onun için gençler mutlaka kendi işleriyle alâkalı çok okumalı, çok çalışmalı. Yoksa sahnede de hatta hayatta da bir yaprak gibi savrulursun. Bir gün biri gelir, seni süpürür.

05.02.2018

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.