“Beyaz” Kardeşliği: Deniz Çakır ve Derya Alabora

“Beyaz” Kardeşliği: Deniz Çakır ve Derya Alabora

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Deniz Çakır ve Derya Alabora 7 Şubat’ta “Beyaz” adlı oyunlarıyla seyirci karşısına çıktı. Usta tiyatrocu Özen Yula’nın yönettiği ve Ezop Sahne yapımı olan bu iki kişilik oyun, izleyenleri kendi duygu ve anlam dünyalarına doğru öznel bir yolculuğa çıkarıyor; tanıdık ancak bildik olmayan, daha önce çokça çıkılmış fakat her seferinde unutulmuş bir yolculuğa.

Biz de bir temsil öncesinde kendileriyle buluştuk. Deniz Çakır ve Derya Alabora ile hem “Beyaz”ın serüvenini hem de sahnede, beyazcamda ve beyazperdede olabilmenin güçlüklerini, güzelliklerini konuştuk.

Proje teklifi ne zaman ve nasıl geldi?

Deniz Çakır: Ben Gizem’i (Ertürk) daha öncesinden tanıyorum. Ruhunu çok sevdiğim bir kızdır Gizem. Hande’yle (Canar) böyle bir yola girdiler, yani Ezop Sahne’yi açtılar. Ben de çok destekçileriyim; her zaman iyi şeyler yapmalarını isterim, yapıyorlar da zaten. Beraber çalışmayı çok arzuladım. Sonra Gizem’le Hande bana metinler gönderdi. “Beyaz”ı okuyunca çok beğendim. İki karakterli bir oyun olduğu için hemen diğer oyuncuyu ve yönetmeni düşünmeye başladık. Böylece Özen(Yula) ile Derya (Alabora)da dâhil oldu projeye.

Oyunu ilk okuduğunuzda nasıl bir his uyandı sizde?

Derya Alabora: Bilinç akışı şeklinde, bir şiir yazmış aslında yazar; düz yazı gibi değil. Ben zaten çok seviyorum bu tarz metinleri. Birbirinden uzaklaşmış ve birbirlerine yabancılaşmış iki kardeş var. Anneleri ölmek üzere ve onun için bir araya geliyorlar. O sırada ikisi de kendi korkularını yaşıyor. Oyunun sonuna doğru aralarındaki mesafe daralıyor. Daha bir kaynaşıyorlar ve yakınlaşıyorlar. Tam bir hesaplaşma hikâyesi.

Deniz Çakır: Açıkçası bir sürü metin gönderdi bana Gizem. Tek başıma Marmaris’e, Bördübet’e gittim. O gece ilk okuduğum metin buydu. O aralar da hiçbir şeyi beğenmiyordum. O akşam bunu beğenince Gizem’i aradım. “Ben de mi bir sorun var?” dedim. Normalde ön yargıyla, “Kesin bunu da beğenmeyeceğim!” diye başlayıp bir anda çok etkilendim. Emmanuelle Marie’nin o iki kadının iç dünyalarını çok bildik olmayan bir yerden anlatışı beni metne hayran bıraktı.

Peki ya düş dünyanızda beliren karakterler? Örneğin Kardeş nasıl konumlandırılmış bu hikâyede?

Deniz Çakır: Aslında böyle iki kişilik oyunlarda karakter tek başına belirmiyor. Sen bir dünya kurmuş bile olsan partnerin kimse biraz ona göre şekilleniyor. Meselâ; Abla’yı Derya değil de bir başkası oynasaydı benim kadınım da değişecekti. Çünkü birbirleriyle olan ilişkileri ve birbirlerine göre verdikleri tepkiler var. Dolayısıyla ikimiz bir araya geldikten sonra geliştirmeye ve üzerinde konuşmaya başladık. Farklı karakterlerdeki iki kadının araya zaman ve yaşanmışlıklar girdikten sonra yan yana gelmeleri söz konusu. Yan yana geldikten sonra biz karakterleri görmeye başlıyoruz. Ötede bıraktıkları ve şimdiye kadar yaşadıkları ayrı ama bu yüzleşmeyle birlikte ve kapının arkasındaki annenin durumuyla beraber kendilerini de hayatı da sorgulamaya başlıyorlar. “Aslında” benim takıldığım kelimelerden biridir. Bu iki kadının çok fazla “aslında”sı var. İkisi de birbirinin çok şeyi var sanıyor. Kendilerinin dışında kalan hayatı bir şey sanmışlar. “Aslında senin her şeyin var!” diyor biri. O da ötekine “Hayır, aslında senin her şeyin var!” diyor.

Abla’ya göre “Beyaz”ın evreni nasıl bir yer? Ve Abla, o evrenin neresinde duruyor?

Derya Alabora: Kardeş bir aile kurmayı tercih etmiş; kocası var, bir de çocuğu olmuş. Bunun bir nedeni var aslında; çünkü kendi ailesini yetersiz buluyor. Abla da kendi ailesini yetersiz buluyor ama bunun ondaki yansıması farklı oluyor; kaçıyor, uzaklaşıyor. Çünkü baba bırakıp gittiği için Abla’da “Bu aile denen şey dağılabiliyor!” düşüncesi yer etmiş. Onun için yalnızlığı tercih etmiş. Çocuk filan yapmamayı, sorumluluk almamayı seçmiş ama kardeşiyle konuştuğunda, “Şimdi nasıl imreniyorum sana, bir bilsen! Kaybetme korkusu yüzünden hiçbir şeye sahip olamadım ama şu anda senin hayatına çok özlem duyuyorum.” diyor.

Oyunun iki kişilik olması uyum ve etkileşim açısından nasıl bir katkı sundu size?

Deniz Çakır: Ben şahsen az kişilik oyunları daha çok tercih ederim; çünkü daha konforludur ve her anlamda daha keyiflidir ama aynı zamanda da dezavantajlıdır. Eğer partnerinle bir sorun yaşarsan –ki bu meslekte çok zor bir şey değil onu yaşamak- kötü olur. Çünkü birbirine güvenmek gerekiyor sahnede, tutunmak, inanmak gerekiyor. Derya’nın da bakış açısı böyle sanırım. Biz işimize memur gibi bakmadığımız için onu sahipleniyoruz. O anlamda güzel bir şey bu, doğru insanla yaptığım için. Derya bu durumdan memnun mu, bilmiyorum. (Gülüşmeler.)

Seyirciler kendilerinden nasıl parçalar bulacaklar Beyaz’da?

Derya Alabora: Herkes annesiyle babasıyla sorun yaşıyor, hepimizin hayatla ilgili hesaplaşmalarımız, kaybettiklerimiz ya da pişmanlıklarımız oluyor. Hayat hep bir hesaplaşma üzerine aslında, sürekli kendimizle mücadele. Zaten başkalarıyla kavga eder gibi gözüksek de aslında hep kendimizle kavga ederiz. Bu oyun da bence bunu anlatıyor. İki kardeş kendileriyle olan kavgalarını birbirlerine yönlendiriyor. Hayat da galiba böyle bir şey.

Uzun set sürelerinin üzerine prova yapmak ve yoğun bir programla devamlı sahnede olmak… Bu özverinin sebebi nedir?

Deniz Çakır: Yaptığımız şey gerçekten çok kahramanca. Kendimle ilgili böyle cümleler kurmayı sevmem ama bu yönümle gurur duyuyorum. Mezun olduğumda İstanbul’a geldim, Devlet Tiyatrosu’nda “Uyarca” ile başladım, aynı zamanda “Kadın İsterse”de oynadım. O günden bu yana hep tiyatro yaptım. Dizide oynayan pek çok kişi tiyatroda oynayabilir ama bana aynı zamanda aktif olarak tiyatro yapan bir tane başrol oyuncusu gösterin. Ve böyle, ayda dört oyun filan da değil. Mart ayında on üç oyunumuz var. Çünkü çok güzel bir şey, yorulacaksam da bununla yorulayım istiyorum.

Burada sorun bu tarafta değil, diğer tarafta sanırım.

Deniz Çakır: Evet. Dizi süreleri meselâ. Aslında sette normal koşullarda çalışabiliyor olsak bu kadar sorun olmaz. Ama geçen gün benim sabah başlayan setim ertesi sabah bitti. O akşam da oyunum vardı. Böyle olunca yaptığım işin doyumuna varamıyorum maalesef. “Keşke daha farklı saat dilimlerinde daha iyi performans sergileyebilsem!” diyorsun ama sistem buysa, söylenmektense işini yapmak en iyisi. Sonuçta işini yapabilmek bu ülkede büyük bir lüks. Ayrıca sevdiğin işi yapabilmek ekstra büyük bir lüks. O yüzden şu şartlarda, bu ülkede sevdiğin işi yaparken, “Aman, çok çalışıyorum!” diye söylenmeyi bir yana bırakmak gerekiyor. Çünkü bu bile çok konforlu. Çok kötü örnekler var önümüzde; insanlar işsiz, sevdiği işi yapan çok az insan var.

Derya Alabora: Aslında çok normal yaptığımız şey. Biz oyuncuyuz ve tiyatro canlı yapılabilen bir sanat. Sinema ya da dizide çekimler bittikten sonra kalıcı bir eser ortaya çıkıyor. Ama tiyatroda sürekli canlı bir performanstasın. O anda oyuncuların enerjisi ile seyircilerin enerjisi birleştiği zaman farklı bir büyü ortaya çıkıyor. Bir de şöyle bir şey var: Tiyatroda oynadığın karakterlerle kendini tatmin edebilirsin. Ben şimdi tiyatroda istediğim karakteri oynayabilirim.

Seçme şansınız var çünkü.

Derya Alabora: Tabi. Böyle olunca da derinlikli karakterleri oynama şansım var. Oysa dizide öyle değil ki, ne gelirse o. Diziler elbette ki daha ticarî, reyting kaygısı oluyor ve daha bir sürü şey devreye giriyor. “Canım biz bir şey yapalım, varsın kimse izlemesin.” gibi bir durum söz konusu değil. Ciddi paraların harcandığı bir sektör, tabiî ki böyle olacak. Ama burada kendini istediğin gibi var ediyorsun. Ben oyuncu olarak, “Gelin, beni seyredin! Bambaşka bir insanı canlandırabiliyorum.” diyorum. Bu da oyuncu olarak bize tatmin sağlıyor.

Peki, beyazperdede, beyazcamda ve sahnede olmak… Bunlar oyunculuk pratiği açısından birbirini nasıl etkiliyor?

Deniz Çakır: Bence hepsini aynı anda yaptığında birbirini çok güzel tamamlıyor. Ben oyunculuğu öyle sahne oyunculuğu, televizyon oyunculuğu diye ayırmıyorum. Değişik ayrıntıları ve farklı yönleri olsa da birbirinden bağımsız değiller. Ayrıca dizi deyip geçmemek lâzım. Ben çok uzun bölümler çektiğim için orada da çok şey öğreniyorum. Oradan aldığımı buraya veriyorum, buradan aldığımı oraya taşıyorum.

Derya Alabora: Şöyle bir şey olduğu zaman tuhaf bir çelişkiye düşebilirsiniz: Meselâ Deniz şu anda bir dizinin içinde; orada başka bir şey, burada başka bir şey oynuyor. Dediği gibi sabah bitiyor setin, aynı akşam bambaşka bir şeyi canlandırıyorsun. Tabiî ki bu bir gelgit yaratıyor. Ama galiba oyunculuk da böyle bir şey. Örneğin; şu anda çok mutluyuz ama birazdan çıkıp “Annemiz ölüyor.” diyeceğiz. Üzüleceğiz, ağlayacağız. Yani çok normal bir iş değil bizimkisi, saçma bir iş yapıyoruz aslında. (Gülüşmeler.)

Sahneye ilk adım atmanızdan bugüne değin hem heyecanınızda hem de sanata bakış açınızda değişiklikler oldu mu?

Derya Alabora: Olmaz mı? Neler oldu neler. Hayat değişiyor çünkü. Hem hayatı yaşıyorsun hem de öğreniyorsun. Acılar, ayrılıklar, sevinçler yaşıyorsun. Çocuğun oluyor, o başka bir şey öğretiyor. Yani ilk günkü gibi olması tabiî ki mümkün değil. Olgunlaşıyorsun da aynı zamanda. Hayattan bir şey öğrenemeyen insanlar da yok değil. Fakat bu, oyunculukta mümkün değil. Daha derinlikli bakabiliyoruz meselelere.

Son olarak… Rol aldığınız onca sanat eserinden geriye ne kaldı size ya da kalıyor?

Deniz Çakır:Projelerde oynayıp geçmiyoruz elbette. Ruhumuza dokunan, bizi dönüştüren, yenileyen, ileri-geri götüren tarafları var bu işin. Canlandırdığın karakterler sende değişikliğe yol açabiliyor. Zaten kendi adıma bu işi yapma gerekçelerimden birisi de bu. Bende bir şey yapıyor, beni dürtüyor. O yüzden hoşuma gidiyor. “Oynadım, bitti.” olmuyor yani. Onu hayatıma yayıp manyakça o karakteri yaşamaktan bahsetmiyorum. Ama senden başka bir insan olabilmeye çalışırken o ruh hâlini anlıyorsun ve başka biriyle tanıştığında, öyle bir durumla karşılaştığında o bilgi ve duygu sana geliyor. Yani doğru yerinden bakarsan, hastalanmazsan bu konuda sana sonsuz yararı olur.

04.03.2018

“Beyaz” Mart Ayı Programı:

5 Mart Pazartesi, 20.30 – Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi

6 Mart Salı, 20.00 – Sabancı Üniversitesi

8 Mart Perşembe, 20.00 – Antalya/Kemer

9 Mart Cuma, 20.30 – Artısahne Mecidiyeköy (GALA)

12 Mart Pazartesi, 20.00 – Antalya/Manavgat

13 Mart Salı, 20.30 – Antalya/Alanya

19 Mart Pazartesi, 20.30 – Avcılar Barış Manço Kültür Merkezi

20 Mart Salı, 20.00 – Antalya Kültür Merkezi

21 Mart Çarşamba, 20.00 – Muğla/Marmaris

24 Mart Cumartesi, 20.30 – Kadıköy Halk Eğitim Merkezi

27 Mart Salı, 20.00 – İzmir/Buca

29 Mart Perşembe, 20.30 – Artısahne Mecidiyeköy

30 Mart Cuma, 20.30 – Kozyatağı Kültür Merkezi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.