Bihter Dinçel: “Aşiyan, Sıcacık Bir Yuva”

Bihter Dinçel: “Aşiyan, Sıcacık Bir Yuva”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Soner Çaylak

Türkiye tiyatrosunun paydaşı olmak, yaratıcı veya icracı olarak çeşitli projeleri seyirci karşısına çıkarmak her geçen gün zorlaşsa da, “iki kalas, bir heves” uğruna yola düşenlerin sayısı durmaksızın artıyor.

Sanatın dönüştürücü etkisi önce sanatçının kendisinde tecelli eder; belki sebebi budur. Yahut çoğalan huzursuzluk ile azalan umudu taşımaktan yorgun düşmüşlerin, karanlığa inat, tiyatronun büyülü şehrinde el ele tutuşma arzusudur. Ya da her ikisi de.

İşte, sahnelerin kapısına büyük büyük kilitlerin vurulduğu böyle bir dönemde ışıklarını açtı Ezop Sahne. İlk oyunu olan “Aşiyan” ile “anlatının büyülü âlemi”ne davet etti seyircilerini. Biz de oyunun hem yazarı hem de tek kişisi Bihter Dinçel’e konuk olduk. Başka her şeyi es geçtik; sadece “Aşiyan”ı konuştuk.

Öncelikle “Aşiyan”ın öyküsünden ve ana eyleminden bahsedelim dilerseniz…

Tabi. Ama oyunu oynayan Deniz değil de, yazan Bihter gibi anlatayım. İki sene önce şiddetle başlayan patlamalar sebebiyle böyle bir oyun yazmak istedim aslında. Hepimizin yaşadığı korkular, travmalar, sokağa çıkamama gibi durumlar, etrafımızda gördüğümüz insanlardan şüpheye düşmeler… Bir sürü insan uzunca bir süre evlerinde kaldı. Ve bu süreçte böyle bir şey aklıma gelmişti benim. Fakat yazmaya başladığımda durumun boyutu değişti. Deniz’in hikâyesinde geçmişindeki ağır travmaya bağlı bir anksiyete olmasının oyunu daha iyi bir temele oturtacağını düşündüm. Oyundaki bütün epizotlar; ‘80’ler, ‘90’larda benim de rüzgârını kaptığım hikâyeler… Ama yakın tarihte yaşanan olaylardan çok esinlendim; onları anlatmayı çok istedim. Bu dönemleri birleştirince “Aşiyan” gibi bir oyun çıktı ortaya.

Peki, oyunun tek kişisi olan Deniz’in karakterinde sizden izler var mı?

Kendimi böyle bir kadın olarak düşündüm. Geçmişte yaşanan bir travma olmasa bile, evinin önünde bir bomba patlıyor Deniz’in. Gözünün önünde insanlar ölüyor. O da dört insanın ölümü için, “Neyse, buna da şükür!” gibi bir laf ediyor. Evet, maalesef buna bile şükreder olduk. Yirmilerden, otuzlardan, yüzlerden sonra normalleşti. Acıya, baskıya, şiddete alışıyoruz. Kabulleniyoruz. Buna karşı büyük bir öfke duyuyor Deniz; fakat aynı zamanda bir agorafobi yaşamaya başlıyor. “Gerçekten sokağa çıkılamıyor!” diyor oyun boyunca; aslında çıkamayan kendisi. Üstelik dokuz-on ay gibi bir süre… Konuşmak kolay da, gerçekten konsantre olup böyle bir hayat yaşadığınızı düşündüğünüzde bu çok acayip bir şeye dönüşüyor.

Ne zaman ve nerede geçiyor bu hikâye?

Bugün ve burada; bir İstanbul hikâyesi… Ama bununla birlikte, zamansız bir oyun bu aslında. Meselâ; Deniz’i ‘70’li yıllarda yaşanan bir çatışmanın ortasında kalmış bir kadın olarak da düşünebilirsiniz. Öyle düşününce de çok bir şey değişmiyor. Tarih tekerrür ediyor. Sürekli yaşadığımız sıkıntılar var ya, bazen durulup bazen nükseden… Onun gibi… Aslında bugün yazıldı, bugün oynanıyor. Ama yirmi sene sonra da oynandığında aynı şeyi hissettirecektir. Ama ümit ederim ki yirmi sene sonra, “Bugün de bunlar oluyor!” diye değil de, “Yirmi sene önce neler oluyormuş?” diye izlesin seyirciler…

Acaba yerel bir hikâye mi bu yoksa evrensel bir çizgide mi duruyor?

Yazarken böyle bir kaygım yoktu ama sonrasında bunun evrensel bir oyun olduğunu düşündüm. Yani buna halel getirecek birkaç cümle, spesifik tarihler, isimler vardı; onları çıkardım, daha evrensel olması için. Evet, burası İstanbul; ama aslında aynı zamanda herhangi bir şehir. Şu anda Fransa’da, Amerika’da da buna benzer şeyler yaşanıyor. Orada da terör var. Yani aynı gemideyiz hepimiz.

Peki, “Aşiyan” adı neyi simgeliyor?

Aşiyan çok fazla anlam içeriyor aslında. Oyunun yarısını yazdıktan sonra daha farklı anlamları da duyumsamaya başladım, Aşiyan Mezarlığı’ndan ötürü. İlk koyma sebebim, kuş yuvası anlamına geliyor olmasıydı. Küçücük, sıcacık bir yuva. Ama aynı zamanda kafes gibi de burası; Deniz’in hapishanesi gibi. Başka biri var Aşiyan’da yatan. O kendini Aşiyan yapıp, saklıyor bir kalbi. Yani üç-dört katmanlı bir aşiyan durumu oldu burada. Bir de finale doğru Aşiyan’da olanlarla sohbet etmeye başladığımız zaman… “Gerçekten bu oyunun adı ‘Aşiyan’ olmalı!” diye düşündüm. Çok başlarında karar vermiştim buna; iyi de oldu. İsim de beni başka hikâyelerle buluşturdu, daha yoğun bir meseleye sürükledi.

Hem kâğıt üzerinde hem de sahnede bir karakter yarattınız. İkisi birbirine ne kadar benziyor?

Benzedikleri noktalar var ama prova alırken bambaşka bir şeye dönüştü. Yazarken birini ve bir evi hayal ediyordum. Bu tasarımın içinde oynamaya başladığım zaman git gide bir şeyler değişti. Önceleri Bihter’in sesini duyuyordum. Ama oyunun çıkmasına yakın gerçekten Deniz’in sesini içeriden duymaya başladım. O henüz tanışmadığım bir şeydi. Esas orada başladı hikâye. Deniz’in annesini, babasını, babaannesini yazarken hayal etmiştim ama şimdi gerçekten görüyorum. Artık onların hepsi gerçek, hayal olduklarını unuttum gitti…

Sahneye koyulan metin sizin yazdığınız metinden ne kadar farklılaştı?

Pek farklılaşmadı. O biraz da yönetmenin tercihiydi. Tekstin duygusunda birtakım düzenlemeler yapılsa da metnin üzerinde büyük bir değişiklik olmadı.

Bir kadın oyunu mu demeliyiz “Aşiyan”a?

Değil bence. Yaşadığı hormonal durumdan ötürü kadınsal bir durum var; ama bence hiçbir şekilde kadın oyunu değil. Zaten hiçbir zaman, “Tek kişilik kadın oyunu…” demedik “Aşiyan” için. Hatta oyuncu bir erkek arkadaşım, ben bitirdikten sonra “Aşiyan”ı kendisinin oynayabileceğini iddia ediyor. O derece…

Seyircilerin oyuna karşı tepkisi nasıl oldu?

Seyirciler genelde gözü yaşlı çıkıyor buradan. Oyun sırasında da konsantrasyonları, nefes alış-verişleri, oyuna dâhil olma biçimleriyle müthiş bir senkron oluyor zaten. Yirmi kişi olunca da aynı şey oluyor, atmış kişi olunca da… Üstelik oyun bitiminde çoğunlukla gitmiyor seyirci. Ben de sonra yanlarına gidiyorum, uzun sarılmalar yaşıyoruz. Hatta bazı seyircilerimiz tekrar tekrar geliyorlar; çıkışta karşılaşınca, “Bu ikinci gelişim…” filan diyorlar. Altmış yaşlarında bir beyefendi karlı bir günde oyuna geldi. Bir hafta sonra eşiyle bir daha geldi. Meğer Ankara’dan gelmişler. Biraz iddialıydı bu ama çok hoşumuza gitti.

Tek kişilik bir oyunda oynamanın çok kişili bir oyunda oynamaktan hem psikolojik hem de performatif açıdan nasıl bir farkı var?

Sahneye çıktığım ilk saniyeler zor oluyor; çünkü tek kişilik bir oyunda daha büyük bir heyecan ve sorumluluk taşıyorsunuz. Hata lüksünüz de yok. Ama başladıktan birkaç dakika sonra bir dünyaya giriyorum ve sakinleşiyorum. Devamında ikisinin arasında bir fark göremiyorum. Tabiî ki kalabalık oyunlarda oynamak daha eğlenceli ve bir kelimeyi unuttuğunuzda sizi kurtaracak insanların olduğunu bilmek, yanlış girdiğinizde veya hasta olduğunuzda size destek olacak arkadaşların varlığını hissetmek sahnede insana çok iyi geliyor. Onun tadı başka… Fakat “Aşiyan”da da içsel bir yolculuğa çıktığım için nasıl başlayıp nasıl bittiğini bilmiyorum. O sebeple “zor” diyemem. Bazen kalabalık olmayı da özlüyorum tabi. Fakat ikisi de denk benim için; ikisinden de vazgeçmem.

05.11.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.