Emrah Eren: “Rejisörlük Benim Var Olma Biçimim”
Emrah Eren

Emrah Eren: “Rejisörlük Benim Var Olma Biçimim”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Soner Çaylak

Türkiye tiyatrosunun bugünü tek bir kelimeyle özetlenecek olsa, kuvvetli ihtimalle akla ilkin “Acelecilik!” gelir. Bir yere yetişiyormuşçasına yazılan metinler hiç beklemeden sahneye taşındığına, bu oyunların çok önemli bir bölümü kısa bir süre sonra -mecburen- kaldırıldığına ve hemen yeni oyunun hazırlıklarına başlandığına göre bu intiba abartı da sayılmaz.

Oysa tiyatro, gerçek yaşamın aksine, gelenlerin “isteyerek” dâhil olduğu bir oyun yeridir ve hiç şüphe yok ki herkes gibi seyircilerin de vakti oldukça değerlidir. Öyleyse anları, izleyenlerin anılarıyla buluşturmadan evvel iyice düşünmek, beklemek, dillendirmeden önce dinlendirmek yaratıcılar için zaman kaybı değil; aksine, uzun soluklu olmanın ve hafızada kalmanın anahtarıdır.

Biz de rejisörlük serüvenini böyle sağlam bir temele oturtmayı arzulayan Emrah Eren’e konuk olduk. Hem kendi tiyatro anlayışını hem de Türkiye tiyatrosunun bugününü ve yarınını konuştuk.

Ülkemizdeki kültür-sanat faaliyetlerini, konumuz özelinde ise Türkiye tiyatrosunu nerede, nasıl görüyorsunuz?

Aslında böyle bir soruya cevap verebilecek kadar yetkin görmüyorum kendimi. Sürekli yeni metinler yazılıyor, sahneye taşınıyor; bir canlılık var. Tiyatro birçok sanat dalına göre son on yılda belirgin bir ivme kazandı. “Yazar yetişmiyor.” deniyordu; fakat şu anda ciddi anlamda yazar yetişmeye başladı.

Yazılan metinlerin niteliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Artış ile kalite eşiği doğru orantılı mı?

Kötü olanlar eleniyor zaten. Tutmuyor oyun, kalkıyor; ekip de dağılıyor. Geriye kaliteli işler kalıyor; çünkü seyirci sahip çıkıyor onlara. Ayrıca hayali olan yazar, üç-beş kişilik arkadaş çevresini yanına alıyor ve birlikte, elli kişilik salonlarda bile olsa, yazdıklarını deneme imkânı buluyor.

Böyle imkânları olmayan yazarların metinlerini sahneye taşıyacak yeterince ekip-tiyatro var mı peki?

Sinema ve dizi sektörünün gelişmesiyle birlikte eğitimli oyuncu sayısında artış oldu. Atölyeler açıldı her tarafta. Üstelik bazı atölyeler neredeyse konservatuvar düzeyinde oyunculuk eğitimi veriyor. Ama burada iki sorun var sanırım; ilki, bu kültür-sanat faaliyetlerinin tam anlamıyla bir zemine oturtulmaması ve herkesin el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışması. İkincisi ise yetişmiş veya yetiştirilecek rejisör eksiği…

Yani sürekli dillendirilen “yazar” sorununun aksine rejisör sorunumuz mu var?

Yazar sorunu kısmen çözüldü. Yazarlık fakültelerinin yanı sıra açılan oyun yazma atölyeleri de oyun yazarı nüfusunu her geçen gün arttırıyor. Gördüğüm kadarıyla en çok eksikliği duyulan şey yönetmenliğe kafa yormak isteyen, bu alanda sorumluluk almak isteyen insan sayısının azlığı. Yazar, yönetmen, oyuncu sacayağı ise ve o ayaklardan birisi eksikse ya da yeterli değilse, el yordamıyla hareket ediyorsa işte orada büyük bir sıkıntı var demektir. Fakat onun da tabiî ki Türkiye’de açılmış, uzun yıllar kalmış, kendi geleneğini oturtmuş bir reji okulunun olmamasıyla bağlantısı var. Ya yüksek lisans programı olarak veriliyor ya da hiç verilmiyor. Lisans programı olarak Bilkent Üniversitesi’nde vardı, o da kapandı. Dolayısıyla da akademik rejisör Türkiye’de yetişmiyor. Ya yurt dışında eğitim gören gençleri geri çağırıyoruz ya da burada benim gibi asistanlıktan yavaş yavaş, tırmalaya tırmalaya yetişen insanlar var.

Rejisörlük yapmak istemenizin altında bu temel problem de var öyleyse…

Tek neden bu değil tabi. Oyunculuk fakültesindeyken şunu fark etmiştim: Üçüncü sınıfta oyunlar asılmaya başlandı. Ve ben daha iyisini hak ettiğimi düşündüğüm roller yerine başka roller oynamak zorunda kaldım, onu da biraz yadırgamıştım. Zaman içerisinde daha iyi roller oynadım ama o gün, oyuncuyken benim hakkımda kapalı kapılar ardında kararlar alınacağını öğrenmiş oldum. Böylece üçüncü sınıfta rejisör olmaya karar verdim. Zaten okulda çok iyi yönetmenlerle çalışma imkânı buldum ve o insanların oyun kurma, aksiyonu ve süreci yaratma biçimleri beni çok etkilemişti. Yani hem oyuncu olarak kapalı kapılar ardında benim adıma karar alınmasını istemediğim için hem de bütünün parçası olmak yerine bir bütün oluşturmayı istediğim için rejisör oldum.

Kariyerinizde oyunculuk nerede duruyor?

Oyunculuğu hep rejisörlük yapabilmek için bir ara dönem olarak gördüm. Oyunculuk bir meslek; özel veya devlet kurumlarında olması fark etmiyor. “Şunu oynayacaksın!” deniyor, biz de oynuyoruz. Ama rejisörlüğü işim olarak kabul etmiyorum. Rejisörlük benim var olma biçimim. Kendimi özgür tutabileceğim, yaratabileceğim tek alan. Kimsenin hayallerime ket vuramayacağı bir alan. En fazla o oyunu bana yönettirmezler ama ben gidip onu başka bir tiyatroda yine yapabilirim. O yüzden rejisörlük…

Sürekli kendi projelerinizi mi hayata geçiriyorsunuz? Hazır projeler için rejisörlük teklifi aldığınızda nasıl bir cevap veriyorsunuz?

Bir aşçı olduğumu düşünürsek, proje bana ait olduğunda çalıştığım butik restoranın sahibi ben oluyorum. Yani menüyü hazırlayan da benim, pişiren de… Sipariş projelerde ise hazır menü elime geliyor ve ben o yemeği pişiriyorum. Seyirci aynı tadı alıyordur; değişen bir şey yok. Fakat menüyü de ben hazırlayınca aldığım zevk bambaşka… Arada sadece böyle küçük bir fark var.

Nasıl bir tiyatro dili inşa etmeye çalışıyorsunuz?

İmza denilen şeye pek inanmıyorum. Çünkü o imza denilen şey bir süre sonra sizi esir alıyor. Çerçevenizi, baktığınız perspektifi daraltıyor. Çünkü tiyatro oyunu yönetmek, bir işi tek başına yapmak demek değil ki. Elbette rejisör çatıyı kuruyor ama teknik masada oturan arkadaşın da reji ekibinin de oyuncuların da rejiye katkısı çok büyük. Bu bir kolektif iş ve her iş kendi yaratısını sağlıyor.

Bir metni sahneye taşıma fikri sizde nasıl oluşuyor, sahneye taşımak istediğiniz metnin hangi yönü ve özellikleri sizi etkisi altına alıyor?

Sahneye koyacağım oyunlarla mutlaka bir bağım oluşmalı. Yani o oyunu sahneleme ihtiyacı ve isteği hissetmeliyim. Kendi hayata geçirdiğim projelerde de sipariş olarak gelen projelerde de öyle. Öncelikle hikâye çok önemli benim için. Hikâye beni cezbediyorsa “Tamam, bunu sahnelerim!” diyorum. Ama ondan sonra bir ya da bir buçuk aylık bir süreye ihtiyacım oluyor. O zaman zarfında metni hangi temel üzerine oturtacağımı düşünüyorum. Temellendirdikten sonra da masaya geçiyoruz -ki ben masa çalışmasını çok önemsiyorum ve olabildiğince uzun tutmaya çalışıyorum. Böylelikle sahne provasına geçtiğimizde işimiz çok kolay oluyor. Sonrasında tasarımcılarla olan süreç başlıyor. Bu işin sırrı biraz da senin gördüğün hayali tüm ekibin görmesini sağlayabilmekte sanırım.

Rejilerinizde daha çok açık biçimi tercih ediyorsunuz. Bunun nedeni seyircilerle daha sıcak bir ilişki kurma arzusu mu?

Hem öyle hem de bana şu çok komik geliyor bir yandan: Seyirci tiyatro salonuna giriyor. Orada tek açılı bir kamera var: kendi gözü. Tepede spotlar asılı. Biz de ekip olarak diyoruz ki; “Biz sana bir yalan söyleyeceğiz, sen de bu yalana inanacaksın.” Seyirci zaten inanmaya hazır. Dördüncü duvarı koyduğunuzda zaten inanacak. Amaç, bu inancı kırmak. Seyircinin gerçeklik algısını kırdığınızda anlattığınız hikâyeyi inanarak değil sorgulayarak izliyor. Oraya inanmaya hazır gelmiş bir seyirciye “Gördüğün her şeye inanma!” demek…

Toplumsal bir yönü de var bunun öyleyse…

Elbette. Çünkü benim inançla alâkalı hassasiyetim var. Kimsenin bir şeye inanmasını istemem, ikna olmasını isterim. İnanmaya hazır gelmiş seyircinin inanmasını en baştan kırıp onu ikna olmaya yönlendirmek isterim. Yani oturduğu koltukta rahat oturmasın. Dizi izliyor gibi izleyemesin oyunu.

Modern Türkiye tiyatrosunun kuruluşu olarak kabul edilen Darülbedayi’den beri “Olmak ya da olmamak…” eşiğini aşamayan tiyatromuza hangi adımlar kimlik kazandırır?

Sanırım asıl iş samimiyette. Bir iş ne kadar samimi olursa o kadar etkisi altında bırakır, yayılır, yerleşir. Türkiye tiyatrosu son on yılda, oyunların seyircilerle daha yakın temas kurmasıyla birlikte, samimiyeti öğrendi. Samimiyetin tadını alan seyirci ve oyuncular da bunu kolay kolay bırakmak istemiyorlar. Aynı samimiyet olgusuna yazarlar da kapıldı ve çok samimi metinler yazdılar. Seyirciye tepeden bakmayan, seyirci ile göz hizasında durabilen, eserlerin yorumunda seyircileri koltuğunda edilgen bırakmayan işler tasarlamak ve uygulamak gerekli diye düşünüyorum. Galiba hepimizi samimiyet kurtaracak.

Özellikle de seyircilerin tiyatro anlayışını ve algısını…

Maalesef son on beş yıla kadar işin seyirci ayağı unutulmuş. Seyircinin anlamayacağını varsayan, zekâsıyla dalga geçen işler çoğunluktaydı. Biz de seyirci olarak oturduğumuz koltuklarda bundan rahatsızdık. Ama aradaki o mesafe azalınca sanırım seyirci de değişimin farkına vardı ve salonları boş bırakmamaya başladı. Tabiî ki doluluk oranı tek ölçüt değil ama önemli bir referans. Ortaya çıkan eserin kalıcılığını sağlıyor.

Sizce, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nda kullanılan formlarla nasıl bir ilişki kurulması gerekir ve bu ilişki, üzerinde durduğunuz samimiyeti ne ölçüde etkiler?

Elbette geleneklerden ve geçmişten yararlanılmalı ama sanırım gelenekleri olduğu biçimde almak değil de onları bugüne taşımanın yolunu araştırmak gerekir. Sadece o gelenekselliği muhafaza edeceğiz diye oyunları müzeye dönüştürme riski de var çünkü. Oysa tiyatro bir müze değil. Canlı, olabilecek her şeye anlık tepki gösterebilen bir refleksi de var tiyatronun ve bu reflekse dayanan metinler Türkiye’de tak diye yazılıyor, şak diye oynanıyor, şıp diye yönetiliyor. Zamanın ve seyircinin hızı bunu gerektiriyor artık. Devraldığımız geleneksel miras ise muhteşem. O mirası iyi yönetip geliştiremezsek, güncelleyemezsek o güzel ahşap köşk ya bakımsızlıktan çökecek ya da bir kıvılcımla küle dönecek.

Son olarak… Türkiye tiyatrosunun en çok nelere ihtiyacı var?

Öncelikle “Ekonomi Horaito, ekonomi…” Sürekliliği olan fonlara, düzenli bir kültür politikası ile maddî olarak desteklenmeye ihtiyacı var. Ve galiba bilgiye… Bizden iki kuşak öncesine, örneğin Erol Keskin’e, Sönmez Atasoy’a, Beklan Algan’a, Erhan Gökgücü’ne, Başar Sabuncu’ya, Yücel Erten’e ve birçoklarına bir şey sorduğunuz zaman bir ansiklopedi okuyormuşçasına bilgi edinirdiniz. Deryaydı bu insanlar. Çok bilen bir nesil vardı bizden önce. Çünkü onlar bilgiye kolay ulaşamadıkları için edindikleri bilgiyi depolama yoluna gidiyorlardı. Bizim kuşak ise bilgiye çok kolay ulaşabildiği için hafızada tutma ihtiyacı hissetmiyor.

Ön bellekle yaşıyoruz ve yazık ki en mühim meseleleri bile bir çırpıda unutuveriyoruz.

Kesinlikle öyle. Onun sorununu yaşıyorum ben. Bilen bir kuşak değiliz. Sadece önsezileri daha güçlü bir kuşağız. Bu, işlere yansıyor tabi. Temelimiz çok zayıf. Bu aradaki farkı da eğitimle ve çeşitli kaynaklardan beslenerek kapatmaya çalışıyoruz. Donanımlı, alt yapısı olan oyuncular ve yönetmenlerle bambaşka yapımlar ortaya çıkabilir. Bilgiye açlık hissetmemiz şart. Ve son olarak toplumumuzun kaybettiği “vicdan” olmaya ihtiyacımız var. O “vicdan”ı ulaşabildiğimiz her seyircide yeniden tesis etmek zorundayız. Kurtarılan her denizyıldızı gibi… Onun için fark edecek çünkü.

03.07.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.