Ersin Umulu: “ Hayalimdeki Kişiler Canlandı”

Ersin Umulu: “ Hayalimdeki Kişiler Canlandı”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Ersin Umulu, otuz yılı aşkın bir süredir projeden projeye koşan, oyunculuk ve yönetmenlik yapan değerli bir tiyatro insanıdır. Çok küçük yaşlarda başlayan tiyatro merakı zaman içerisinde tutkuya dönüşür. On sekiz yaşında Çağdaş Sahne’de (Ankara) oynadığı Kafka’nın “Amerika” oyununda icracı olarak sahnedeki yerini alır. Bunu Maria Vargas Llosa’nın “Kent ve Köpekler” adlı oyunu takip eder.

İçinde kaynayan ve günden güne yoğunlaşan tiyatro sevgisini Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda aldığı eğitimle profesyonelliğe taşır ve uzun yıllardır hayalini kurduğu İstanbul Şehir Tiyatroları’nın eşiğinden içeri adımını atar.

Biz de kendisiyle buluştuk. Rejisini üstlendiği ve 18 Ekim 2017’de seyircisiyle buluşan “Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar” oyununun sahne serüvenini konuştuk.

“Bak Bizim Şarkımızı Çalıyorlar” müzikalini ne zaman, nerede keşfettiniz?

İstanbul Şehir Tiyatroları çatısı altında bir oyun yönetmek istiyordum, uzun soluklu bir arayış içine girdim. İki kişilik oyunlar üzerine yoğunlaştım. Birden Neil Simon’ın bu oyunu ile karşılaştım. Oyunun, besteci Marvin Hamlisch ile söz yazarı Carole Bayer Sager arasındaki gerçek aşka dayanması beni çok heyecanlandırdı.

Projeyi sahneye taşıma hususu böylece zihninizde yer etmiş oldu.

Evet. İstanbul Şehir Tiyatroları repertuvarına girebilecek nitelikte bir oyun olduğunu düşündüm. Okurken cast’ı hemen yaptım. Erkek karakter Ali Mert Yavuzcan olmalıydı. Teksti okudu ve kabul etti. Kadın karakter içinse Özge Özder belirdi. Kendisiyle “On İkinci Gece”de birlikte çalıştığımız için çılgın yanlarını biliyorum. Onu aradım. “Özge’ciğim, böyle bir tekst var. Okumak ister misin?” dedim. Özge okudu ve ertesi gün döndü. “Ersin’ciğim, bu rolü ben oynamalıyım; kimseye kaptırmam!” dedi. Yani teklif ettiğim iki oyuncu da rolü gayet büyük bir mutlulukla kabul etmiş oldu. Hayalimdeki kişiler de böylece canlandı.

Ortada “kurumsal” bir zorunluluk yoktu yani.

Kesinlikle yoktu. Üstelik Mert ile Özge’nin konservatuvarda birlikte okumuş olmaları ayrı bir tat katacaktı oyuna. Çünkü ikisi de çok iyi oyuncu olmalarının yanı sıra birbirlerini gayet iyi tanıyorlardı ve aralarındaki uyum, bu aşk hikâyesine güçlü performanslarla eşlik edecekti. Bende genel sanat yönetmenine ve yardımcılarına sundum projeyi.

Oyunu seyircilerle buluşturma arzunuzu kişiler ve imkânlar nasıl yanıtladı?

Yönetim kademesi oyunu okuyunca benimle aynı fikirde olduklarını söyledi. Ben bunu 2016 yılının ağustos ayında teklif ettim. 2017’nin ocak ayında repertuvardan geçti. Eğer provalara başlamış olsaydık oyun sezon sonuna doğru çıkmış olacak, oyunun büyüsü kaybolacaktı. Genel sanat yönetmenimiz dedi ki: “Bekleyelim, sezon başına bomba gibi açılışını yapalım!” O şekilde karar aldık ama ben de ufak ufak çalışmalara başladım. Müzikal olduğu için orkestra çok önemliydi. Onda da Orçun Tekelioğlu ile çalıştık. Metin 1979 yılında yazıldığı için müzikleri biraz eskiydi.

Oyunun kendi özel müzikleri vardı sanırım.

Evet. Ama biz onu günümüze uyarladık.  Orçun’la bu anlamda çok iyi anlaştık. Sözlerin müziğe uyması, yani prosedür çalışması için de Güliz Tekelioğlu bizimle çalıştı. Kendisinin çok büyük bir emeği var.

Bu tarz bir oyunu sahneye taşımak kendi içerisinde birtakım riskleri de barındırıyor olmalı. Bu riskler nelerdi ve siz onları nasıl aştınız?

Tabiî ki riskleri vardı. Fakat ekip arkadaşlarımın projeyi sahiplenmesi ve sevmesi bizi güçlendirdi. Oyunun müziklerindeki sözler çok ciddi bir problemdi. Oyunun çevirmeni Yeşim Gökçe ile konuşup yeniden çevirdik, üstelik üç dört aşamadan geçirdik. Bazen provaya bir başlıyorduk, beş saat aralıksız çalışıyorduk. Ben samimiyete ve sevgiye çok güvenirim. Bir işi severek yapınca o işin muhakkak başarıya ulaşacağına inanırım. Biz de bunu yakaladık sanırım.

Oyunun karakterleri ve öykü evreni Türkiyeli seyircileri kavrayabilecek kadar ilgi çekici mi sizce?

Elbette öyle; çünkü aşk var. Aşk, seyredenleri her zaman cazibesine kaptırır. İlişkiler sırasında yaşanan zorluklar 1960’ta da böyleydi, şimdi de böyle, 2030’da da böyle olacak. Beni çeken, kadın-erkek arasındaki o zorlu ilişkilerdi. Çünkü egosu olan çok ünlü bir besteci ile yetenekli fakat henüz yıldızı parlamamış iki uç var oyunda. Ama onları saran bir çember, yani aşk var.

Oyun, seyircileriyle kaliteli bir ilişki kurabildi mi? İzleyenlerin oyun hakkındaki yorumları ne yönde?

Ben her oyunu seyircinin arasından seyrederim, onları gözlemlerim. Seyircinin beğenisi bir dağdan yuvarlanan kartopu gibi büyüdükçe büyüdü. Hatta Musahipzade Celâl Sahnesi’nde yaş ortalaması biraz yüksekti. Finalde onların ayağa kalkıp alkışlamaları yok mu? “Tamam!” dedim, “Farklı kuşakları aynı çatı altında buluşturabilmişiz.” Twitter’dan, Instagram’dan yazılanlar da bunun en güzel cevabı. Zaten yüzde yüzün üzerinde doluluk oranıyla oynuyoruz.

Oyuncu yönetiminde neyi referans aldınız? Özellikle karakterler ile mizansenlerin oturtulmasında “yerlilik” ve “yabancılık” çizgisinin neresinde durdunuz?

Ortak dilimiz duyguydu; tepkiler, terk edilişler, kavgalar, kavuşmalar hep aynı. Hepsi insana dair. Fakat sonuç itibariyle pek de Türk değildi. Çünkü oyun Türkiye’de değil, Amerika’da geçiyordu. Bu anlamda tavrın doğru olması önemliydi. Biz de edayı olması gereken biçime oturttuk sanırım.

Peki sizce Türkiye tiyatrosunun bugün en çok neye ihtiyacı var?

O kadar çok şeye ihtiyacı var ki! Türkiye’de yeterince oyuncu var. Yazar sayısı son dönemde arttı, evet. Fakat kalıcı eser bırakabilecekler mi, bilmiyorum. Çünkü çok hızlı bir döngü var orada. Yazılıyor, oynanıyor, rafa kaldırılıyor. Bir diğer sıkıntımız ise, kendim de reji yaptığım için söylüyorum, yönetmenlik… Yurt dışında çok fazla oyun izliyorum. Oyuna bakışları, reji anlayışları çok ama çok başka. Tabi bunun eğitimle de alâkası var. Türkiye’de bu yok. Keşke olsaydı, keşke ben de bunun eğitimini alsaydım.

Bakarak, görerek, tecrübe ederek öğreniliyor reji.

Ben de onu yapıyorum şu anda. Örneğin Serdar Biliş. Çok değerli bir rejisör; fakat bu işin eğitimini aldığı için böyle. O yüzden de bu kadar başarılı. Potansiyelimiz yeterince var ama bunu işleyecek reji anlayışımız yok. Olsa keşke!

25.12.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.