Ersin Umut Güler: “Tiyatroya Gelmek Seyirciler İçin Bir Eylem Biçimi”

Ersin Umut Güler: “Tiyatroya Gelmek Seyirciler İçin Bir Eylem Biçimi”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Uzun soluklu, belki de hiç bitmeyecek bir yoğunluk ve yorgunluğun ürünüdür tiyatro; başlangıç eğrisi ile bitiş çizgisinin birbirinden farklı olmadığı bir yolculuk. Aynı şeyi neredeyse aynı biçimde görebilmek, duygudaş olabilmek, hep beraber gülebilmek veya illa gerekliyse birlikte oturup ağlayabilmek isteyenlerin ümit kapısıdır.

Hem şimdilerde paralel evrenlere açılan gerçekçi bir sığınak, yol arkadaşı arayanlara dayanıklı bir tutamak… Ve üstelik, ne mutlu ki, kayıtlar sadece zalimleri ve zulümlerini tutmaktan aciz kalmıyor; şu griye boyanmış gök kubbenin altında sayısı belirsiz tiyatro ve tiyatrocu duruyor. İşte biz de onlardan birine konuk olduk. Ersin Umut Güler ile Yolcu Tiyatro’yu konuştuk.

Yolcu Tiyatro’nun serüveniyle başlayalım dilerseniz… Ne zaman, nasıl bir araya geldiniz ve bugüne kadar hangi projeleri hayata geçirdiniz?

Benim tiyatroya başladığımdan beri hayalimdi bir tiyatro kurmak, söylemek istediğim sözleri rahatça söyleyebileceğim bir alan açmak kendime. İlk defa 2012 yılının yazında birkaç arkadaşımla birlikte oyun yapmak istedik ve bunun sonucunda da İstanbul merkezli Yolcu Tiyatro’yu kurduk. Wolfgang Borchert’in “Kapıların Dışında” oyununu seçtik ve vakit kaybetmeden provalara başladık. 2013’ün 19 Mart’ında Çevre Tiyatrosu’nda prömiyer yaptı oyun. 2014’ün aralık ayında ise Ariel Dorfman’ın “Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler” oyununu yeniden kurgulayarak seyircilerimizle buluşturduk. 1 Ekim 2016’da da “Joko’nun Doğum Günü” çıktı. Sabit bir sahnemiz yok. Oynadığımız oyunların tarzına göre çeşitli sahneleri dolaşıyoruz. Şu anda “Joko’nun Doğum Günü” ile devam ediyoruz; onu da sık sık oynuyoruz.

Hangi oyunları sahneleyeceğinize nasıl karar veriyorsunuz?

Daha çok şöyle oluyor: Geçmişte bir yerde kafanıza takılmış bir hayaliniz var ve onun peşinden gitme ihtiyacı hissediyorsunuz. “Kapıların Dışında” ile on sene evvel tanışmıştım. Konservatuvarda oyunu okumuş ve “Bir gün bu oyunu mutlaka yapacağım.” demiştim. “Karanlığın Ötesinden Gelen Sesler” de öyle. “Joko’nun Doğum Günü” ise zaten benim konservatuvarda sınıf oyunu olarak oynadığım, çok sevdiğim ve “İleride, yönetmenlik yapmaya başladığımda bu teksti sahneye taşımak isterim.” diye düşündüğüm bir metindi. Üçü de çok kaliteli metinler ve üçünün de meselesi çok kuvvetli.

Genelde aynı ekiple mi çalışıyorsunuz yoksa projenin ihtiyacına ve oturması gereken zemine göre yeni oyunculara da kapılarınızı açıyor musunuz?

Aslında sürekli dışarıdan birileri dâhil oluyor. Daha çok proje bazlı ilerliyoruz. Bir oyunumuz dört kişilik, bir oyunumuz üç kişilikti. “Joko’nun Doğum Günü” ise sekiz kişilik bir oyun. Bu oyunda ilk defa bizimle çalışan arkadaşlarımız var. Bir sonraki oyunumuz daha kalabalık olursa muhtemelen bu ekibi koruyarak yeni arkadaşlara kapımızı açacağız. Yani proje neyi, nasıl gerektiriyorsa ona göre hareket ediyoruz. Üç kişilik, iki kişilik oyunlar da yapabiliriz elbette ve o proje özelinde ekip küçülebilir ama şu anda bu arkadaşlar Yolcu Tiyatro’da olmaktan çok mutlular. Biz de öyle. Hem zaten “Joko”yu daha üç-dört sezon oynayacağız.

Peki, önümüzdeki dönemde seyircilerinizi hangi sürprizler bekliyor?

Ben bir şey yönetecek olsam hazırda dört-beş projem var. Onlardan birini “Haydi provaya başlıyoruz.” diyerek hayata geçirebiliriz. Ama bu yıl ben kendi tiyatromuzda oyun yönetmek istemiyorum; oynamak istiyorum. Böyle olunca da denklem biraz değişiyor. “Bu ekip ruhunu yakalamışken acaba büyük bir oyun mu yapsak yoksa daha küçük sahnelerde oynayabileceğimiz oyunlar yaparak salon sıkıntısı yaşamasak mı?” diye düşünüyoruz.

Salon sıkıntısı yaşıyor muydunuz?

Yaşamadık aslında. Sadece şöyle oldu: Daha çok Avrupa Yakası’nda oynuyorduk. Ortaköy Afife Jale Sahnesi’nde, Sahne Pulcherie’de… Şimdi Moda Sahnesi, Oyun Atölyesi ve Baba Sahne’de oynayacağız. Yani biraz daha Anadolu Yakası’na kaymış olduk. Bu sezon “Joko” için salon sıkıntımız olmayacak. Ayda beş veya altı oyun oynayabiliriz.

Sezon içerisinde “Joko’nun Doğum Günü”nden çok bahsedildi. Önceki oyunlarınız da bu denli ses getirebilmiş miydi yoksa ilk mi bu?

“Kapıların Dışında” oyununda iyi bir seyircimiz olmuştu. İkinci oyunu oynayacağımız akşam NTV’nin “Gece Gündüz” ekibi gelmişti. Daha yeni kurulmuş bir tiyatroyduk üstelik. Oyun kendi reklamını yapmıştı. 3D Mapping teknolojisi kullanmıştık oyunda, green box yapmıştık. Önceden çekilmiş görüntülerin perdeye yansıtılması sayesinde sahnedekiler ile perdedekiler karşılıklı oynuyorlardı. O bakımdan ülkemiz için ilginç bir deneme oldu ve tiyatronun adı çabuk duyuldu. İkinci oyunda da Ekin Yazın Dostları’ndan ödül aldık. “Joko’nun Doğum Günü” ise bir toplam ve bizim için bir atlama noktası oldu. Metnin kendisinde olan bir hareket önerisi var; çünkü birileri birilerini sırtında taşıyor. Bunu da biz, “Geçiştirmek ya da kolay çözmek yerine nasıl üzerine gidebiliriz?” gibi bir ana çıkış noktasına oturttuk. Zaten oyunda kullandığımız barkovizyon için özel illüstrasyonlar çizildi. Bu da galiba sadece bizim kullandığımız bir şey.

Çizimlerin tamamı bu oyun için tasarlandı, değil mi?

Evet öyle; bir illüstratör tarafından çizildi. Arkadaki dünya ile öndeki oyuncuların ve o hareket tasarımının belirli bir senkronda buluşması seyirci için ilginç oldu. Hem anlatım biçimi olarak hem de oyunun kendisi farklı geldi seyirciye. “Hiç bu kadar harekete dayalı bir oyun izlememiştim. Siz oynarken biz yoruluyoruz.” diyenler oldu. Tabi bu sanıldığı gibi güçlükle değil, teknikle yapılıyor. Kaldı ki oyuncular da zaten bunu yapabildikleri için bu oyunda oynuyorlar.

Peki, alternatif tiyatroların bile ana akım projelere yöneldiği bir dönemde böyle absürt bir metni sahneye taşımak risk değil mi sizce?

Ben absürt metinlerin Türkiye’de alıcısı olduğunu düşünüyorum. Bunu seven bir kitle de var. Ama bu oyun özelinden şunu söyleyebilirim ki; seyirci, oyunu izlerken Joko ile kendi arasında bir bağ kuruyor. Absürt ama çok katmanlı bir metin. Herkesin anlayabileceği, bir şeyler alabileceği bir metin. Farklı absürt metinleri de biliyoruz ve ortalama bir seyirci o oyunlardan “Ne oluyor burada?” diye çıkabilir. Ama buradaki sınıf meselesi, ezen-ezilen ilişkisi geneli kucaklıyor. Toplumsal cinsiyet meselesi üzerinden kadın-erkek ilişkisi, Joko’nun ezilen biri olarak evde kız kardeşini ezme meselesi… Hepimizin hayatına dokunan şeyler bunlar. Yani oyunun anlaşılması bakımından bir problem yaşamadık. Hatta “Ben kendimi kötü hissettim. Çünkü ben de Joko’yum!” diyenler oldu. Bağ kurup, kurdukları bağdan rahatsız olup kendi günlük hayat pratiklerindeki Joko’yu gördüler.

Birçok tiyatro son yılların en dolu sezonunu geçirdiğini açıkladı. Bunun nedeni ne olabilir?

Benim özel olarak bu seneyle ilgili bir gözlemim var. Şu anda dışarıda, toplumsal hayatta çok büyük bir sıkışma var. Herhangi bir mesele üzerine sokağa çıkıp elli kişi protesto edemez hâle geldik. Çıkabiliyoruz ama sonrasında başımıza neler geleceğini de biliyoruz. En temel meseleler için bile. KHK’lar için, Yüksek Caddesi’ndeki Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için ya da işçilerin grevleri için hiçbir şekilde alan bırakmıyor mevcut siyasal iktidar. Televizyon kanalları, radyolar, dergiler kapatılıyor, gazetelerin üzerinde çok büyük bir sansür var. İnsanlar kendilerini ve hissettiklerini ifade edebilecekleri alanları kaybetmiş durumdalar. Sokakta bir araya gelinemiyor.

İçerisinde bulunduğumuz siyasî koşullardan kaynaklandığını mı düşünüyorsunuz?

Kesinlikle öyle. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanmış savaşlar var. Bu savaşlar devam ederken bile insanlar başka sosyal alan bulamadıkları için tiyatrolara sarıldılar. Bosna’da savaş zamanında tepeden uçaklar bomba yağdırırken içeride yüzlerce insan ve oyuncular duruyorlar, bomba düşüyor ve ardından oyuna devam ediyorlar. O bomba belki de bir kilometre öteye düştü. Oraya da düşebilirdi ve ölebilirlerdi. Savaşın içindeler ama bir arada olmak istiyorlar. Yani seyirci için bir eylem biçimi tiyatroya gelmek. Bizim için de öyle.

Acaba bir refleksif bir tepki mi bu?

Evet, çünkü burada hayata tutunmaya çalışıyor insanlar. Beraber bir şey yapmak istiyorlar. Yoksa evde, ellerinde kumanda ile kanal kanal geziyorlar. Peki sonuç? Moral bozukluğu… Çünkü hayatta dert ettiğiniz şeylerin karşılığı yok orada. Onlar hiç olmuyormuş gibi. Tiyatro ise bunun tam tersini söylüyor. Ve seyirci de “Bir şey anlatılıyor, bir şeyler yapılıyor burada.” şeklinde hissediyor. Bu hissiyat çok önemli şu anda Türkiye’dekiler için. O sebeple seyircilerin tiyatro salonuna yüklenme hâli var.

Hâl böyle iken Türkiye tiyatrosunun diğer paydaşlarından beklentiniz nedir?

Şu anda gerçekten durmamamız gereken bir zaman. Meslektaşlarımdan beklediğim en önemli şey bu. Bu konuda birçok zorlukla karşılaşabiliriz; salon sıkıntısı yaşayabilir ya da Kültür Bakanlığı desteğini alamayabiliriz. Fakat unutmayalım ki seyircinin tutunma alanı burası. İşte o sebeple sürekli yeni projeler üreterek seyircilerle buluşturmamız gerekir. Çünkü bu toplumun bize, bizim de bu topluma ihtiyacımız var. Daha çok semtte, daha çok sahnede oyunlar oynayarak daha çok seyirciye ulaşmak zorundayız. Kaç kişi olursak olalım, yan yana durmak zorundayız. “Ne olacağız? Ne olacak?” demeden… Olacaklar oluyor zaten, engel olabiliyor muyuz?

Belki de cevabı aranması gereken soru “Daha ne yapabiliriz?” olmalı.

Aynen öyle. “Biz ne söyleyeceğiz?” Çünkü tiyatrocuyuz… Bu baskı dönemi geçtikten sonra dönüp arkamıza baktığımızda, “Ben ne yaptım o zaman?” dediğimizde verecek cevabımız olmalı. Yoksa bu tarihi sorumluluğun altında ezilmiş oluruz hepimiz.

18.06.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.