Eşcinsellik, Öteki Olmak ve Yedinci Sanattaki Yeri

Eşcinsellik, Öteki Olmak ve Yedinci Sanattaki Yeri

Songül Alper

songulalper@zorunlusahne.com

Eşcinsel olmak da birey olmanın temelidir ve elbette gerçekte eşcinsel bireyler olağan olarak tanımlanmadan önce toplumda birçok değişiklik yaratmıştır.

1970’ler ve ‘80’lerin en büyük tartışma konularından biriydi eşcinsellerin olağan olmasının kabul edilebilir ve işlenebilir olması. Doğası gereği marjinal miydi yoksa köklü olduğunun kabulü mümkün müydü? Eşcinsel olmanın esası bireyin bilinçli bir şekilde kendini heteroseksüellikten uzaklaştırması mıydı? Ya da sadece toplumun bir kesimi olarak, insan varlığının yönelim açısından farklı ve fakat duygusallık açısından bütünüyle aynı olan mıydı? Ve kesinlikle eşit biçimde ifade edilebilmesi ve kabul görmesi gerekmemeli mi? Bütün bunlar hâlâ tartışılmaya, sorgulanmaya, çoğu zaman da toplumsal normlarda yargılanmaya devam ediyor.

Sinemada da genel olarak; özellikle eşcinsel duyarlılıkta olanlar ve eşcinselleri insanî bir durumun içinde betimlemeye çalışanlardan ibaret görünenler mevcut. Eşcinsellik bugüne kadar birçok kez dalga geçilecek malzeme olarak görülmüştür. Eşcinsel sinema hâlâ eşcinsel karakterlerin derinlemesine incelenemediği, komedi unsuru olarak kullanıldığı ve hatta bazı yönetmen ve senaristlerin duyarlı görünmek amacıyla yaptığı işlerden oluşuyor.

Sinema endüstrisi ilk eşcinsel örneklerini sinemanın ortaya çıktığı 1890’lı yıllarda vermiş olsa da toplumsal ahlâkın zamanla heteroseksüellik dışındaki cinsel yönelimleri ötekileştirmesi sebebiyle uzun yıllar boyunca eşcinsel karakterlere ya da kurgulara sahip filmler ya çekilmemiş ya da gizli kalmıştır.

Hollywood, eşcinselliğe sinemanın doğuşundan beri hep yer vermiştir; ancak bu daima gülünecek, acınacak ve hatta korkulacak bir şey şeklinde sunulmuştur. Eşcinsellerin sinemaya ilk girişleri sadece filmlerdeki komedi ve güldürü unsurlarını güçlendirmek amacıyla olmuştur. 1930’lar ve ‘40’lar süresince gay karakterler genellikle erkek başrol oyuncusunun efemine arkadaşı olarak ya da asla söz konusu edilmeksizin, hareketlerinden anlaşılacak şekilde feminen olarak rol aldılar. Daha sonraları, özellikle de 1950’lerin sonundan 1970’lere kadar gay karakterler sürekli duygusal çöküntü yaşayan ve çoğunlukla intihar eden kişiler olarak görülmüştür. Gerçek görünürlük ise 1980’lerde bağımsız sinemanın yükselişiyle “Parting Glances” (1986) ve “Poison” (1991) gibi filmlerle yaşanmıştır.

“Victim” (1961) filmi, bir erkeğin diğer bir erkeğe “Seni seviyorum.” dediği ilk filmdir. “The Children’s Hour” (1961) ise Birleşik Devletler’de gösterime giren, doğrudan lezbiyenlik temalı ilk büyük filmdir.

Hollywood’un ilk eşcinsel örnekleri erkek eşcinsel karakterlerin filmlere girmesiyle başlamıştır. Gay karakterlerin olduğu ilk Amerikan filmi, bir Thomas Edison filmi olan     “The Gay Brothers” (Gay Kardeşler)’dir (1895).

Lezbiyenlerin sinema sahnesine ilk çıkışı Avrupa’da olmuştur. İlk lezbiyen filmi, Georg Wilhelm Pabst’ın yönettiği ve bir Alman yapımı olan “Pandora’nın Kutusu”dur (1929). Lezbiyen karakterler Hollywood’a Avrupa’dan çok sonra gelmiştir. Eşcinsel kadınlar da erkek eşcinsellerde olduğu gibi filmlerde komedi ya da kurguya küçük heyecanlar katmak amacıyla kullanılmıştır. 1950’ler ile birlikte lezbiyenlik bir elin parmağını geçmeyecek kadar filmde gizli tema ya da küçük mesajlar hâlinde seyirciye sunulmuştur.

Eşcinsel temaların Hollywood’da açık açık ve filmin ana teması olarak seyirciye sunulması ancak 1990’larda olmuştur. Özellikle 2000’li yıllarda yapılan biyografi ya da belgesel nitelikli filmler eşcinsel sinemanın yükselişine önemli katkılarda bulunmuştur. Çoğumuzun bildiği “Blue is the Warmest Color”, “Milk” ve “Brokeback Mountain” gibi filmler eşcinsel sinemanın “Tamam, oldu!” dedirten hâlidir. “Brokeback Mountain” birçok kişiye göre bir dönüm noktasıdır. Bazıları buna katılmasa da yaratmış olduğu etkiyi ve sıçrayışı görmemek olmaz.

1980’lerde aniden ortaya çıkan ve hızla yayılan AIDS hastalığının en çok eşcinsel bireyler arasında ölüme neden olması, AIDS konusunun eşcinsel sinemada 1990’ların başında yaygın olarak işlenmesine sebep olmuştur. Tom Hanks’in rol aldığı “Philadelphia” (1993) filmi bunun en bilindik örneğidir. AIDS artık dünya gündemini meşgul eden bir hastalık olmaktan çıktığı için olsa gerek, yakın zamanda çekilen eşcinsel temalı filmlerde AIDS konu dışı kalmıştır.

Türkler, Avrupa ve Amerika’ya nazaran, sinemayla yaklaşık otuz yıl gecikmeli olarak tanışmıştır. Hâliyle, eşcinsel sinemanın Yeşilçam’da tarihi de azdır. Erkeklik algısının Batı’ya göre daha katı olmasından ve kadınların çoğu yerde daha kolay birer cinsel obje olarak görülebilmesinden, Hollywood’un aksine Yeşilçam, sinemada eşcinselliğe kadınlarla adım atmıştır.

Yeşilçam’da ilk eşcinsel karakter barındıran film, 1962 yapımı “Ver Elini İstanbul”dur. Bunu izleyen yıllarda da lezbiyen ilişkiler sadece seyirciyi tahrik etme ve yine komedi unsuru olarak kullanılmıştır. Lezbiyen ilişki yaşayan cariyeler ve 1970’lerin sonları ile 1980’lerde tırmanışa geçen seks filmleri furyasına hizmet eden kadın eşcinsel karakterler, yapımcı ve yönetmenler tarafından kâr amacıyla oldukça fazla kullanılmıştır.

Erkek eşcinsel karakterler ise Yeşilçam filmlerinde yerlerini almaya 1990’ların başında başlamıştır. Bunun ilk örneklerinden biri, Uzay Heparı ve Mehmet Teoman’ın rol aldığı “Gece Melek ve Bizim Çocuklar”dır (1993). Bu filmi IV. Murat’ın eşcinsel olduğuna dair mesajlar barındıran ve büyük spekülasyonlara yol açan “İstanbul Kanatlarımın Altında” (1996), Mustafa Altıoklar’ın “Ağır Roman”ı (1997), Kutluğ Ataman’ın Lola ve Bilidikid”i ve “İki Genç Kız”ı izlemiştir. Yine de bu gibi filmlerde eşcinsellik tüm yönleriyle ve ciddi şekillerde ele alınamamıştır. Yakın tarihte ise Ferzan Özpetek’in “Hamam”ı ve 2008 yapımı “Kraliçe Fabrika’da” gibi filmler hâlâ kamuoyundan tepki alıyor ve sansüre uğruyor. Ayrıca 2011 yapımı, konusunu yaşanmış bir hikâyeden alan “Zenne” de gösterime girdiği dönemde kamuoyundan birçok tepki almış ve Türkiye toplumunun hassas noktalarından birine parmak basmıştır. Bütün bunlar sinemamızda da bir heteroseksizm olduğunun göstergesidir. Diğer tarafta, bütün film ve dizilerinde “Ajitasyonun bu denlisine pes!” dedirten, “Nerede, ne kadar kanayan yara varsa parmak basmalıyım ki gişe sorunu kalmasın?” kaygısıyla film çeken Mahsun Kırmızıgül’ün “Güneşi Gördüm” filminde travesti karakterinin neden var olduğunu anlamak zor olmasa gerek.

Lezbiyen ilişkiler 1974–1979 yılları arasında bir sömürü hâline gelmiştir Türkiye sinemasında. Sadece ticarî amaçlarla çekilen ve seyirciyi tahrik ve tatmin etmekten başka işlevi olmayan seks komedilerine malzeme olan lezbiyen ilişkilerde kadınlar amaçsızca kullanılmışlardır.

1979 yılından itibaren lezbiyen ilişkiler üzerine filmler yapılmaya devam edilmiştir; fakat bu dönem sonrasında, ticarî amacın ötesinde, kadının kadına hayranlık duygusunun ön plana çıkarıldığı filmler yapılmaya başlamıştır. Buna örnek olarak da Halit Refiğ’in “İhtiras Fırtınası” (1983) ilk film olarak verilebilir.

Buna benzer bir ilişki Atıf Yılmaz’ın “Dul Bir Kadın” (1985) filminde de vardır. Yılmaz, 1992 yılında çektiği “Düş Gezginleri”nde de lezbiyen bir ilişkiyi ele almıştır ve bu film, yönetmenin çektiği filmler arasında en marjinal olanıdır.

“Hedwig and the Angry Inch Trailer”, “Persona”, Heavenly Creatures” (Cennet Yaratıkları), “Les Amours” (Hayali Aşklar), “Beyond The Hills” (Tepelerin Ardında), “Mine Vaganti” (Serseri Mayınlar), “Little Ashes” (Küçük Küller), “Monster” (Cani), “A Single Man” (Tek Başına Bir Adam), “All About My Mother” (Annem Hakkında Her Şey), “Boys Don’t Cry” (Erkekler Ağlamaz), “Weekend”, “Paris is Burning” (Paris Yanıyor) ve daha onlarcası…

Kimi ticarî kaygı, kimi de baskılar yüzünden duyulmamış, izlenmemiş belki de. Ama sayı olarak artık eşcinsel sinemayı sorgulamak gereksiz gibi. Aslında bakılması ve üstüne gidilmesi gereken konu nicelikten çok nitelik olmalı. İyi, kötü, deneme, gişe, hasılat, sanat… Hangi amaca yönelik olursa olsun, birçok film yapıldı ve yapılmaya devam edecek. Genel kanı olarak kötü bir bilanço çıksa da gelecekte yapılacak işler için önemli bir miras oluşmuştur.

Kaynak: Eşcinsel Sineması Tarihi – Sinemada Görünür Olmak” (Steven Paul Davies)

19.09.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.