Hülya Savaş: “Oynanmayacağını Düşündükleri İçin Yazmıyorlar”

Hülya Savaş: “Oynanmayacağını Düşündükleri İçin Yazmıyorlar”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

“Türkiye Tiyatrosunda Kadının Yeri”ni anlayabilmek ve anlatabilmek için liman liman dolaşırken yolumuz İzmir’e düştü. Tiyatromuzun nadide bir hanımefendisiyle, Hülya Savaş ile konuştuk. Tanıyan tanır, bilen bilir onu; fakat yazının şahitliği her daim daha makbuldür. Kısa bir göz atalım en özünden geçmişine…

Aydın Söke’de doğar Hülya Savaş; ilkokul ve ortaokul eğitimini burada tamamladıktan sonra Ortaklar Öğretmen Okulu’nu bitirir. Beden eğitimi öğretmeni olmak isterken kendisini bir anda okul orkestrasının bateristi ve ardından solisti olarak bulur. Fakat yürüyeceği yol başkadır; Amerikan Kültür Derneği’nde tiyatroya adımını atar. Başlayış o başlayış…

Ankara’da, Hacettepe Üniversitesi’nde aldığı konservatuvar eğitiminden sonra imbat solumaya koşar yeniden; İzmir Devlet Tiyatrosunda çalışmaya başlar… Yurt içinde, yurt dışında pek çok oyunda oynar; Yaşar Üniversitesi, Müjdat Gezen Sanat Merkezi gibi önemli kurumlarda dersler verir. 2003-2005 ve 2007-2014 tarihleri arasında İzmir Devlet Tiyatrosunun müdürlüğünü yapar, ta ki istifa edene kadar. Şimdilerde Başkent İletişim Bilimleri’nde eğitim vermeye devam etmektedir ve ona soracak olursanız sadece “oyuncu”dur.

Girişi söyleşimizin başlığıyla yapalım dilerseniz… Kadınlar Türkiye tiyatrosunun neresinde duruyor sizce?

Bu sorunuza Türkiye’de kadının nerede durduğuna bakarak yanıt vermek belki daha açıklayıcı olacak:

“Bir tane kız mıdır kadın mıdır, bilemem.”

“Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum.”

“Tecavüze uğrayan doğursun; gerekirse devlet bakar.”

“Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masum.”

“Tecavüze uğrayan da kürtaj yaptırmamalı. Bosna’da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular.”

“Kadın ahlâklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın.”

“Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün.”

“Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya…”

“Kızlarına sahip çıksalarmış. Medya olayları abartıyor.”

“Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek.”

“Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor.”

“Türk kadını evinin süsüdür.”

Kime ait bu cümleler?

Ülkemizin yöneticilerinden tutun da evdeki kocalara, sokaktaki manavdan üniversitedeki rektöre kadar erkeklerimizin ağzından dökülen cümleler bunlar. Ve çalışan, çalışmayan, evli ya da bekâr, okumuş veya okumamış  tüm kadınlar gibi biz de bu aşağılayıcı sözlerden nasibimizi alıyoruz. Kadının neredeyse yok sayıldığı bir ülkede tiyatronun içinde var olmaya çalışan kadınların işi hiç de kolay değil. Türk tiyatrosunun başlangıcından bugüne dek  erkek egemen dünyaya karşı kadının savaşı  bitmedi ve bitecek gibi de görünmüyor. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sahneye çıkmaya başlayan  Müslüman Türk kadınları ancak isimlerini değiştirerek oynayabilmiş ama çok fazla da baskıya maruz kalmış. Cumhuriyet döneminde Türk kadınının sahneye çıkabilme sorunu, Mustafa Kemal Atatürk’ün kadına ve sanata verdiği değerle birlikte aşılmıştır. Günümüzde ise Türk kadını, her türlü cinsiyetçiliğe rağmen sadece tiyatroda değil, sanatın her alanında kendini ve ülkesini başarıyla, güçlü bir şekilde temsil ederek var olma mücadelesine devam etmektedir.

Görünüşte öyle muhakkak ama pratikte de erkeklerle eşit koşullara sahip mi kadınlar?

Tiyatro özelinde baktığımız zaman eşitmiş gibi görünse de tam anlamıyla eşit olduğumuz söylenemez. Öyle olması için hâlâ zaman zaman mücadele etmemiz gerekiyor. “Tiyatro hayatın kendisidir.” diyoruz. Dışarıda kış varken içeride biz baharı yaşayamıyoruz ne yazık ki. Yaşamın her alanında kadına uygulanan cinsiyet ayrımcılığı sona erdiği zaman tam anlamıyla eşit olduğumuzu söyleyebileceğiz. Tiyatronun içindeki kadını bunların dışında tutamayız.

Yaklaşık otuz yıldır artık tek yetke kurum tiyatroları değil. Kurum tiyatrolarının dışına çıkarsak… Dışarıda durum nedir?

Oyunculuk okullarından her yıl onlarca genç oyuncu mezun oluyor. Pırıl pırıl, yetenekli gençler. Daha önceki yıllarda Devlet ve Şehir Tiyatrolarının sınavlarını kazanan gençler, bu kurumlarda kadroya girip oyunculuk yapabiliyorlardı. Çok uzun zamandır sınav açılmıyor; fakat okullar mezun vermeye devam ediyor. Bu durumda umudunu yitiren pek çok kadın oyuncu ya evlenip mesleğe başlamadan veda ediyor ya da tiyatroyla uzaktan yakından ilgisi olmayan işlerde çalışıyor. Kimi de televizyon dizilerinde rol bulma umuduyla sürekli seçmelere katılıyor. Oyuncunun yeri sahnedir; oynadıkça gelişir, yenilenir.

Bu ihtiyaçla birlikte pek çok özel tiyatro kuruldu.

Çok da iyi oldu. Oldukça başarılı olanları da var, ayakta kalamayıp kapananları da. Çünkü özel tiyatro yapmak çok meşakkatlidir. Ödenekli tiyatrolar maddî olarak özel tiyatrolara göre çok daha rahattır, devletin desteği vardır. Gerçi bunu içim acıyarak söylüyorum. Çünkü son yıllarda ödenekli tiyatrolara devletin yaklaşımının çok da iç açıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Yani kısacası; özel tiyatroların vergi, telif, sahne kirası, prodüksiyon masrafları, oyunculara yapılan ödemeler, turne giderleri vs. gibi oldukça yüklü harcamaları var. Bunlara rağmen ayakta kalmayı başarmak büyük başarı sayılır ülkemizde. Devlet, özel tiyatrolara bir miktar maddî destek veriyor ama bunun yeterli olup olmadığı tartışılır. Türk tiyatrosunun daha çok gelişip yayılabilmesi, ülkenin her köşesine ulaşabilmesi için gerek Devlet ve Şehir Tiyatrolarına, gerekse özel tiyatrolara verilen maddî destek daha çok olmalıdır.

Peki, erkek egemen bir tiyatromuz mu var?

Şöyle bir fotoğrafa baktığımızda öyle görünüyor. Yöneticiler, yazarlar, teknik ekip vs. hizmetliler hep erkek ağırlıklı. Kadın oyuncu konusunda  aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kadın oyuncu sayımız erkeklerle eşit, hatta fazla bile olabilir. Ama bu bir şeyi değiştirmiyor. Çünkü yazılan oyunların hemen hepsi erkeklerin dünyasını yansıtan ve erkek kahramanlara yönelik oyunlar. Ve yazarları da erkektir. Dolayısıyla kadınların oynayacakları roller sınırlı. Bir oyunda on karakter varsa bunun neredeyse yedisi erkek, üçü kadın oluyor. O zaman da kadın oyuncu sayısının çok olmasının bir anlamı kalmıyor; çünkü kadın oyunları ya da rolleri az.

Hiç cinsiyetçi tavır ve eylemlere maruz kaldınız mı?

Cinsiyetçi eyleme değil ama tavra maruz kaldım tabi.

Kurum tiyatroları kadınların yarattığı ivmeden, kadın bakışından neden daha çok yararlanmıyor?

Hepsi için öyle olduğunu düşünmüyorum. Çok duyulmuyor belki ama kadın meslektaşlarımın güzel projeler ürettiklerini biliyorum. Sadece sahneye çıkıp oynamak açısından söylemiyorum. Festival projeleri hazırlayıp gerçekleştirenler, oyun yazanlar, oyun yönetenler var. Ama haklısınız, daha çok olmalı.

Kurum tiyatrolarında kadın yönetici neredeyse hiç yok. Acaba belirli konumları kadınlara emanet etmekten mi çekiniliyor?

Evet, bu konuda da haklısınız. Kendimden örnek verecek olursam; İzmir Devlet Tiyatrosunun ilk kadın müdürü, rahmetli Melek Ökte imiş. Onun görevi bırakmasından tam kırk dört yıl sonra ben yaptım o görevi. Devlet Tiyatrolarının tarihinde kadın yönetici sayısı çok az. Şehir Tiyatrolarında da durum pek farklı değil.  Belki de çekiniyorlardır, kim bilir? Yöneticiliğin yükü çok ağır. Bakın, burada da aslında cinsiyetçilik devreye giriyor. Bunun doğrudan tiyatroyla da ilgisi yok aslında; neredeyse her meslek dalında böyle. Tiyatroda kadın yönetici aynı zamanda oyuncu, eş, anne vs. Yönetici olduğunuz için anne ya da eş olduğunuzu unutamıyorsunuz. Aynı zamanda sahneye çıkıp oyununuzu da oynuyorsunuz.

Hayatınızı paylaştığınız insanların da sizi desteklemesi gerekir.

Kesinlikle öyle. Hepsini dengeleyip işinizi sürdürürken en ufak bir yanlışınızda hemen “Bırak o zaman müdürlüğü.” ya da “Sahneye çıkma, oynama.” dediklerini duyuyorsunuz. Bir kadın olarak o görevi sürdürebilmeniz için çözüm aramak, destek vermek yerine vazgeçmenizi bekliyorlar. Ama bir erkek yöneticiye asla böyle önerilerle gitmiyorlar. Çünkü evde onun her işini kolaylaştıran bir kadın var. Onlar sadece işlerine yoğunlaşıyorlar. Maalesef durum bu. Çok saçma ama böyle de bir gerçeğimiz var.

Türkiye’de kadın tiyatrocu olmanın karşılığı nedir?

Türkiye’de kadın tiyatrocu olmanın gerçek anlamda tek karşılığı, hayallerimizi gerçekleştirmiş olmanın hazzını yaşamak her hâlde. Maddî bir karşılığı yok çünkü. Sevdiğimiz ve seçtiğimiz işimizi yapıyoruz. “Ben küçükken oyuncu olmak istiyordum ama ailem izin vermedi. Hâlâ onun özlemini yaşıyorum.” gibi cümleler kurmak zorunda kalmıyoruz. Oyunculuğu hâlâ ahlaksızlıkmış gibi algılayanlar var ne de olsa. Ne kadar zorlu bir yolculuk olsa da aşkla yaptığımız oyunculukla her gece sahneden birilerinin yüreğine dokunuyor, ona bir şeyleri hatırlatıyor ve kendisiyle yüzleşmesini sağlıyoruz. O da mutlu ayrılıyor o salondan, biz de. Korkmuyor ve cesaretle kendimizi anlatabiliyoruz. Dahası, kadının kahkaha atmasının bile ayıp olduğunun söylendiği bir ülkede kahkaha atabilmenin tadına varıyoruz. Bazen Hülya olarak, bazen de bir oyunun karakteri olarak. Rengârenk karakterleri oynarken ruhumuzu zenginleştiriyoruz, gelişiyoruz.

Sahneye çıkamadılar diyelim bin bir sebeple. Peki, neden yazmadılar? Kadın oyun yazarlarımızın sayısı neden az?

Kadın oyun yazarlarımızın sayısında son dönemlerde bir kıpırdanma var. Bu çok sevindirici ama yeterli değil. Niye yazmadıklarını bilmiyorum. Oynanmayacağını düşündüğü için yazmadığını söylemişti bir keresinde bir yazar arkadaşım. Onun bu düşüncesine katılmıyorum. O kadar çok oyun var ki oynanmayı bekleyen. Okuyucusuna ulaşmamıştır, yönetmenine ulaşmamıştır. Ulaştırmanın yollarını aramalıyız. Bugün olmasa yarın, iyi oyun mutlaka yönetmenine ve oyuncusuna ulaşır. Bırakalım artık masallardaki kötü kadınları, yuva yıkan kadınları, üvey anne safsatalarını, her kötülüğün sebebiymiş gibi gösterilen kadın hikâyelerini. Güçlü kadın karakterleri anlatan oyunlara ihtiyacımız var.  Kadın oyun yazarlarımızdan beklentimiz bu. Ne kadar çok yazarlarsa mücadelemiz o kadar güçlenir. Erkeklerle birbirimize düşman olarak değil, yan yana durarak.

29.03.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.