Hüseyin Çiftseven: “Oyuncu Demek Tiyatrocu Demek Değildir”

Hüseyin Çiftseven: “Oyuncu Demek Tiyatrocu Demek Değildir”

Songül Alper

songulalper@zorunlusahne.com

Verdiği kararları tek başına uygulayan, “Bir yere gelebilmek için illâ bir tanıdığın olmalı.” kanaatiyle savaşan, eleştirdiği eğitim, düzen ve diğer birçok sorunu kendi çemberinden iyileştirmeye çalışan bir oyuncu Hüseyin Çiftseven. Sanatı her alanda hissetmeye, yaşamaya, yaşatmaya karar vermiş ve bunun için uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkmış. Daha yolun başındayken yürüyeceği yolun güzergâhını, fotoğrafçılığı, çocukluğu, yazdığı ve oynadığı “İbiş ile Memiş” oyununu konuştuk kendisiyle.

Hüseyin Çiftseven kimdir?

Benim… 1990 yılının ilk gecesi Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde dünyaya gelen bir karakter ve bu karaktere hayat verme görevini büyük bir zevkle üstlenen kişi… İlkokula sağlık sorunları nedeniyle alınmayınca, mahalle arkadaşım Ramazan’ı benmişim gibi gösterip kayıt yaptırdık. İlkokulu ve liseyi Siverek’te tamamladıktan sonra oyunculuk eğitimi almak üzere İstanbul’a gelip konservatuvar okumak için bir fakültenin yetenek sınavına girdim. Sınav esnasında uğradığım ırkçı yaklaşımdan ötürü sınav salonunu terk ettim. Bir daha da hiçbir fakültenin kapısını çalmadım, çalmayacağım. Oyuncu olabilmek için başka kurumları denedim ve kendimi BASAD’ın (Bakırköylü Sanatçılar Derneği) Erdoğan Sıcak yönetimindeki oyunculuk eğitiminde buldum. Bu dönemde doktorlara ve sağlık çalışanlarına yapılan saldırıları konu alan “Hekim” adlı kısa filmde yer aldım. Eğitimi tamamladıktan sonra Erdoğan Sıcak ve ekibi tarafından uyarlanan “Kısmetin Böylesi” adlı tiyatro oyununda Kâzım karakterini canlandırdım. Değerli oyuncu ağabeyim Oktay Tosun, sahnede geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Bu üzücü olaydan ötürü oyuna ara verildi. Bu süreçte SAKM (Sadri Alışık Kültür Merkezi) ile tanıştım. Değerli hocalarım Devrim Saltoğlu, Kerem Alışık, Elvan Boran, Burak Akyüz, Bülent Develi, Nazlı Uğurtaş, Mustafa Sancak ve şu an sayamayacağım birçok isimle eğitimlerime aralıksız devam ettim. Bu dönemde de “Uyusun da Büyüsün Sansür” adlı kısa filmde oynadım. Eğitim sonrasında SAKM’den ayrıldıktan sonra değerli hocam Devrim Saltoğlu’nun yönetiminde kurulan Salt Tiyatro Stüdyosu’nda eğitimlerime devam ederken fotoğraf sanatı ve oyunculuk kuramı üzerine kendi çapımda “Fotoğraf ve Oyun” diye ufak bir çalışma gerçekleştirdim. Fırsat buldukça çevremdeki her şeyi fotoğraflayıp, inceleyip üzerine dilimin döndüğünce bir şeyler söyledim ve hâlen söylüyorum. Fotoğraf sanatı, oyunculuğumu destekleyen en mükemmel bakış açım. Fotoğrafı çekerken baktığım vizörden gördüğümle fotoğrafı baskıdan aldıktan sonra gördüğüm arasında dünyaların var olduğunu anladım. İlk gördüğün her zaman doğru olmadığı gibi her zaman yanlış da değildir. Hayatı fotoğraflayarak durdur, doğaçlayarak yaşa!

Tiyatro ile nasıl ve nerede bir araya geldiniz?

2001 yılında İstanbul’dan Siverek’e bir tiyatro ekibi gelmişti. O zamanlar ilkokul öğrencisiydim. Biletlerimiz öğretmenimiz tarafından karşılanmıştı. Tiyatro sadece bir gösteri ve oyun değil, aynı zamanda paylaşmak demekti. Bunu o gün öğrenmiştim. Oyuna çok büyük ilgi vardı. Salon tıklım tıklımdı ve bazı eğitmenler ve öğrenciler ayakta bekliyorlardı. Oyun başlama sesi geldikten sonra salonu bir karanlık kapladı. Hayatımda ilk defa tiyatro oyunu izleyecektim. Bekleme durumu uzadı.  Bekleyenler arasında homurdanmalar başladı. Bu homurdanmalar bende bir korkuya sebep oldu. Bir şeyler yolunda gitmiyordu; fakat ben bunun farkında değildim. Bir an yerimden kalkıp sahnenin yan tarafında yer alan merdivenlerden sahneye fırladım. İşte o an koca bir sessizlik oluştu ve herkesin gözleri bendeydi. Ben olup biteni anlamak için korku ve heyecan ile onları süzüyordum, onlar ise oyun başlamadığı için söyleniyorlardı. Bakışlar karşılıklı devam ederken birden salon karardı, kimseyi görmez oldum. Gözlerimi ovuştururken salondakilere komik gelmiş olacak ki gülüşmeler başladı. Ben ne olduğunun farkında değildim. Neye ve niye gülüyorlar, bilmiyordum. Afallamış bir şekilde sağıma, soluma, arkama bakıyordum. Gülüşmeler yerini kahkahaya bırakırken benden çıkan tek ses şuydu: “Ne oldu?” Arkadan gelen biri, “Seni arıyorum. Nerelerdesin?” deyip beni sahnenin arkasına götürdü. Bu kişinin kim olduğu, ne yaptığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. İşte o gün sahneye ve oyuna kendiliğimden dâhil edilmiştim ve bu son olmadı. “Oyun bitene kadar buradan ayrılma!” deyip hızlı bir şekilde sahneye çıktı. Bir şeyler söylüyor, arkaya gelip gidiyordu. Arkada olanlar sahneye gidip geliyor, onlar da bir şeyler söylüyorlardı. Salondakiler kahkahalar atıyor, ben ise arkada sessiz sedasız oturuyordum. Git-gel derken kocaman bir alkış sardı her yanı. Oyun bitmiş. Bana üzerinde numara ve adres olan küçük bir kâğıt verdiler ve “Mutlaka bize ulaş.” dediler. Onlara ulaşmak koşullardan ötürü mümkün olmadı. Bu zaman diliminde Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar” televizyon programının skeçlerini televizyonda izleyip okulda arkadaşlarıma sürekli oynuyordum. “Olacak O Kadar-Ne Halt Yiyoruz?” adlı skeç için evden annemlerin kocaman çamaşır leğenini okula götürmüşlüğüm bile var. Bunları yaparken ve yaşarken o kadar mutlu oluyordum ki hatırladığımda bile beni gülümsetiyor hâlâ.

Tiyatronun dizi ve sinema alanlarıyla yeteri kadar baş edebildiğini düşünüyor musunuz? İlişiği nasıl sizce?

Tiyatro tek başına bütün görsel alanlarla baş edebilecek güçtedir. Fakat gerçek şu ki; yapımcılar, dizi ve sinema projelerinde yer alacak bireylerin tiyatro geçmişi olup olmadığına pek önem vermiyor. Tek hedefleri, gerçekleşecek olan projenin ulaşacağı kişi sayısı yahut reyting rekoru. Hâl böyle olunca tiyatronun dizi ve sinema ile baş edebilmesi mümkün olmuyor; çünkü tiyatroya ve oyuncusuna yeterli kıymet verilmiyor. Günümüzde etrafımıza baktığımızda her dört kişiden ikisi kendini oyuncu olarak nitelendiriyor. Oyuncu demek tiyatrocu demek değildir. Benim kanaatim bu yönde.

Tiyatro mutlak anlamda mesaj içermeli midir?

Bütün sanat alanlarında olduğu gibi tiyatroda da mesaj olmazsa olmaz. Sahnede bir olay örgüsü mevcut ve bu olay örgüsünde herhangi bir mesaj yok ise, sadece keyif verici veya üzücü bir durum sahneleniyor ise buna tiyatro demem. Fakat hiçbir mesaj içermeyen, belirli bir metne sadık kalarak bir şeyler sahnelenen oyunlar mevcut. Sevinerek söylüyorum: Yaptığınız tiyatro değil, bir sahneleme çeşidi. Bu performansı ortaya koyan bireyler de kendilerini tiyatrocu olarak tanıtmasınlar. Varsınlar, göstermiş oldukları performansa bir isim yaratsınlar.

Çocuk oyunu yazmak ve sahnelemek özellikle özen isteyen bir durum. Bununla ilgili kurallarınız ya da kaçındığınız şeyler var mı?

Çocuk oyunu yazmak ve sahnelemek tiyatro dünyasının en zor ve en incelik isteyen dalı. Çocuk oyunu yazmak isteyen bireylerin bir çocuğun dünyasına inebilmesi, hatta bizzat o dünyayı yaşayabilmesi gerekir. Çocuk oyununu sahnelemek ise bambaşka zorluklar içerir. Çocuk oyunu yazmak veya sahnelemek için altın kuralım, içindeki çocuğu tanımak ve o çocuğa nasıl ulaşacağını bilmektir. İçindeki çocuğa ulaşamıyorsan karşında seni izleyen çocuğa ulaşman da mümkün değil.

“İbiş ile Memiş”e başlama süreci nasıl oldu?

Oyunu yazma sürecinde özel bir tiyatro ekibinin çocuk tiyatrosu oyununda yer alıyordum. Oyunlarımız için gerekli hazırlıklar yapılmış, oyunlar belirlenen şekilde eksiksiz devam ediyordu. Fakat oyunu sahnelerken hiç keyif alamıyordum. Keyif alamama durumunu kendi kendime günlerce sorguladım. Bir gece yarısı sahnelediğimiz oyunun metnini önüme koydum ve hararetli bir şekilde okumaya koyuldum. Sorular soruyor, sorularımı sesli olarak cevaplıyordum. İçimdeki huzursuzluğun nedenine doğru ilerliyordum. Bir an “Tabi ya, işte bu!” deyip oturduğum yerden fırladım. Hemen kalem ve defter edinip elinden şekeri alınacak bir çocuk edası ile aceleyle yazmaya başladım. İçimdekileri kaleme almak birkaç saat sürmüştü. Ardından derin bir uykuya dalıp sabaha müthiş bir enerjiyle uyandım. Gece yazdıklarımı alıp delirmişçesine okumaya başladım. Okudukça küçük küçük notlar alıyordum. Not aldıkça sevinçten içim içime sığmıyordu. En sonunda keyif alamayışımın içimdeki çocuğa ait olmayan bir oyunda yer almamdan kaynaklandığını buldum. Ve şu an İbiş ile Memiş artık yaşayan karakterler.

Oyunu yazarken, karakterleri oluştururken hangi olguları göz önünde bulundurdunuz?

İçimdeki çocuğa sığındım.

Mirza (Durdu) oyuna nasıl dâhil oldu?

Aslında oyuna dâhil olan Mirza değil; oyun, Mirza’nın içindeki çocuğa dâhil oldu. Mirza; içindeki çocuğun esiri olan, müthiş bir özgüvenin yanı sıra yetenek sahibi bir karakter. Mirza ile aynı yerde yaşıyormuşuz. Beni de o zamanlardan beri takip ediyormuş. Oyunculuğa merak sardığı bir dönemde bir arkadaşım sayesinde benimle iletişime geçti. İyi ki de geçmiş! Tanıştık. Yapmak istediklerini anlattı. Zorlu bir süreç olduğundan bahsettim. Ne olursa olsun, bu yola çıkmak istediğini belirtti. Bu tutumu ve kararlılığı müthiş keyif vermişti. Kararlar aldık, adımlar attık. Hemen hemen her gün çalışmalar yaptık. Kendisine söyleneni hemen algılayıp eksiksiz yerine getiriyordu. Onu çok sevdim ve gün geçtikçe daha çok seviyorum. Metni tekrardan ele aldım. Mirza her harfinde yer aldı. Oyunun yazımı biter bitmez Mirza ile sahnelemek için gerekli hazırlıklara giriştik. O gün boynuma sarıldığında yaşadığı heyecan ve bağlılığı “İyi ki Mirza!” dedirtmişti ve hâlâ öyle.

Oyunun sahne karşılığını alabildiniz mi? Ve devam eden bir sahne takvimi var mı?

Bu soru, açık uçlu olduğu gibi bir o kadar manidar! Oyunun karşılığını fazlasıyla aldık. Her şeyden önce; dünyanın en güzel varlıkları olan minik bedenlerin tertemiz yüreklerinde yer alabilmemiz fevkalâde bir mutluluk. Her oyun sonrası onlarla yaptığımız sohbetler, soru-cevap şeklinde oyuna dair değerlendirmeler bize büyük kazançlar sağladı. Çocuklarımızın sorgulama ve içindekileri söyleme hakları olduğunun farkına varmaları büyük önem taşıyor bizim için. Sorulan sorulara kendi dünyalarından gelen cevaplar için onları kitaplarla ödüllendirmemiz bir başka mutluluk oldu karşılıklı. Sorgulama, konuşma haklarının farkına vardılar. Böyle bir enerjiyi yakalayabilmişken sahneleri terk etmek hiç de akıl kârı değil. Hâlihazırda devam eden görüşmelerimiz var. Yoğun bir turne programımız mevcut. Minik bedenlerin koca yüreklerinde yer edinmeye, umutlanmaya, umutlandırmaya devam etmek istiyoruz.

Mevzu çocuk oyunu olunca eğitimi konuşmamak olmaz. Genel olarak ülkenin durumu ve sizin de aldığınız eğitim üzerinden söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Söz konusu eğitim olunca şöyle derinlerden bir “Of!” çekip dünyayı tersine çevirmek istiyorum. Almış olduğum eğitimler yeterli midir? Elbette hayır. Eğitim sisteminin sıkıntıları her alanda aynı yoğunlukta devam ediyor. Eğitim yuvaları büyük ölçüde ticarethanelere dönüşmüş. Vaat ettikleri ile uygulamada gösterdikleri hiçbir şekilde aynı değil. Oyunculuk eğitimi anlamında o kadar saçma sistemler türetiliyor ki insanın akıl erdirmesi mümkün değil. İleri oyunculuk, kamera önü oyunculuğu, bilmem şu kişinin oyunculuk sistemi vs. bir sürü zırva ticarethane vaadi. Oyunculuğun ilerisi, gerisi, şekli, rengi, ebadı, miktarı yoktur. Oyunculuk oyunculuktur. Geliştirilmiş bazı yöntemler vardır. Bu yöntemlerle oyuncu olan birey, kendini geliştirmekten öteye bir yol gidemez. Oyuncu olan birey, kendini daha iyi ifade edebilmek için bu yöntemlerden sadece yardım alabilir. Bu yöntemler bireyi oyuncu yapamaz.

Şimdilerde ne yapıyorsunuz? En azından düşüncede yeni projeler, oluşumlar var mı?

2016–2017 sezonunda sahnelediğimiz “İbiş ile Memiş”i sahnelemeye devam edeceğiz. Mirza ile birlikte üzerinde çalıştığımız iki kişilik yeni bir oyunumuz mevcut. Tiyatro haricinde yine Mirza ile birlikte Ma’vie Project olarak sosyal medya üzerinden hayat vereceğimiz bir projemiz mevcut.  Bunlar aktif olan projelerimiz. Düşüncede aktif, gerçekte pasif olan projelerimiz de mevcut. Projelerimizi yazı ile buluşturduk. En kısa zamanda uygulamaya girmesi için gereken çalışmalara başlayacağız.

30.10.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.