İki Kadın Bir Masal: Ezop Sahne

İki Kadın Bir Masal: Ezop Sahne

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Eğer ki dünyayı seyredilecek, biçilen rollere itaat ederek konup göçülecek bir yer olarak görüyorsanız devasa bir kitabın sayfalarından biri olursunuz. Okunmayı bekler durursunuz.

Fakat azıcık geride durmayı becerebildiğinizde, olup bitenlere dışarıdan bakabildiğinizde bir masal kahramanı olmazsınız artık; bir masal yazarsınız. Hatta bazen öyle olur ki ikisini birden yaparsınız. Hem anlatıcı olursunuz hem dinleyici, ışıldayan sahnede hem icracısınızdır hem seyirci. Ezop Sahne’nin kurucuları Gizem Ertürk ve Hande Selen Canar gibi.

Biz de kendilerine konuk olduk. Sahneyi açma serüvenlerini, tiyatral anlayışlarını ve oyunlarını konuştuk.

Arzu ederseniz evvelâ tanıyalım sizi ve tiyatroyla yollarınızın nasıl kesiştiğini dinleyelim.

Hande Selen Canar: Çok alâkasız bir yerden başladı benimkisi. Gazetecilik okudum, üzerine öğretmenlik formasyonu aldım, reklam prodüksiyonu, metin yazarlığı derken tiyatroyla ilgilenen çocukluk arkadaşımla, yani Gizem’le (Ertürk) karşılaştım. Neticede bugün burada, Ezop Sahne’deyiz.

Gizem Ertürk: Çocukken annem beni tiyatro grubu kurmaya, oynamaya filan çok teşvik etmiştir. Üniversite ikinci sınıfta kesinlikle her şeyi bırakıp konservatuvara gidecekken, “Doğru düzgün bir şey oku da, onu da yaparsın kenardan köşeden.” gibi bir durum ortaya çıktı. Ben de o zaman çift anadal yaptım. Siyaset Bilimi ile Çalışma Ekonomisi okudum. Bir yandan da tiyatro kurslarına gittim. Dokuz sene önce İTÜ’de İngilizce Siyaset Çalışmaları yüksek lisansı yapmak üzere İstanbul’a geldim. O yıldan beri Aysa Organizasyon’da çalışıyorum. Bir yandan da doktoraya başladım. Tiyatro bir şekilde hep vardı. Hande ile de uzun yıllar sonra karşılaştık. Dedi ki: “Haydi kendi tiyatromuzu açalım.” Ben de, “Biz deli miyiz?” dedim,“En az beş yılı var.” Ama o “Vaktidir!” diye ısrar etti.

Peki, Ezop Sahne’yi kurarken nasıl bir süreçten geçtiniz?

Hande Selen Canar: En zoru mekân bulmaktı her hâlde. Yani yeterli genişlikte, içinde kolonu olmayan, o sahne düzenini kurabileceğimiz böyle bir yeri bulmak iki senemizi aldı.

Gizem Ertürk: Daha önce bir tane bulmuştuk, dolandırıldık bir de. Beşiktaş Barbaros Bulvarı’nda sahibi emlakçı olan bir han katını tuttuk. “Burayı yapacağız şimdi. Nereden başlasak, nasıl yapsak?” diye düşünürken adam “Buranın çürük raporu var.” dedi.

Mülk sahibi önce size kiraladı, sonra bu bilgiyi verdi. Öyle mi?

Gizem Ertürk: Evet. Paramızı geri almak istediğimizde kovdu bizi. “Ruhsat alacağınızı bilmiyordum ki!” dedi. Bizim öyle kendi çapımızda takılacağımızı düşünmüş olmalı, tiyatro deyince. Bütün ümidimizi kestiğimiz anda da burayı bulduk. Evet, ufak ve imkânları kısıtlı bir yer. Fakat ya burası olacaktı ya da hiç olmayacaktı. İyi ki olmuş mu?

Hande Selen Canar:  İyi ki olmuş.

Böylesine zor koşullar altında bir sahne açmak, onu sürekli açık tutmak oldukça güç olsa gerek. Dinamizminizin kaynağı nedir?

Hande Selen Canar: Benim dinamizmimin kaynağı hep şu olmuştur: “Yahu yaparız, ne olacak!” Tabi gün geçtikçe bir şeyler yapıyor, ortaya çıkarıyorsun. Bunlar da seni motive ediyor. “Bunu yaptıysam daha iyisini yaparım, onu yapabildiysem daha ileriye de gidebilirim.” düşüncesi, bende zaten doğuştan gelen “Yapılır!” fikriyle birleşince motivasyonum devamlı canlı kalıyor.

Gizem Ertürk: Zorluklar var elbette ama beni en çok motive eden dürtü, ömür boyu bu işi yapmak istediğimi bilmektir. Gerçi ben inançlı ve kararlı olsam da değişen koşullardan Hande’ye göre biraz daha fazla etkilenirim. Zaman zaman panik olduğum durumlarda o beni yatıştırıyor. Biz aslında birbirimizi de çok iyi destekliyoruz. Bir arada oluşumuz, bu işe birlikte soyunmuş olmamız da bizi hep güçlü tutuyor.

Bir repertuvar tiyatrosu olma gayretiniz var gördüğüm kadarıyla. Oyunlarınızı neye göre seçiyorsunuz?

Hande Selen Canar: Ben çok fazla oyun okuyorum. “Şunu istiyorum!” diye aramıyorum ama sıra dışı ve bir derdi olan metinleri seviyorum. Klâsikten ziyade daha çağdaş metinleri… Bir de mümkünse yapı olarak çok tekdüze olmasın istiyorum. Benim tercihim bu yönde. Ama Gizem klâsik metinleri daha çok sever.

Gizem Ertürk: Aslında repertuvar tiyatrosu olma sorunuzu biraz da şöyle algılıyorum: Biz burayı açarken, “Ezop Sahne nasıl bir tiyatro olacak?” üzerine kafa yorarken, “Ezop Sahne yalnızca bir alternatif tiyatro değil.” fikri üzerine yoğunlaştık. Evet, klâsik olmayan bir tiyatro mekânı ama Ezop bir cep tiyatrosu olacaktı. Bu ne demek?” Seçilen metinleri de sadece çağdaş olanla, bir dönemle, tek bir türle sınırlamaktan kaçınacağız.” dedik. Bunu yapanlar çok da iyi yaptılar zaten. Ezop Sahne aslında hem bir mekân adı hem de üretimini bu mekânla sınırlandırmayan bir tiyatro yapım şirketinin adıdır. Bu nedenle her dönemin anlatmaya değer metinlerini sahneye taşıyalım istiyoruz. Tabi bize göre…

Kendi sanatsal ufkunuz açısından yani.

Gizem Ertürk: Bir de aramızda devamlı konuştuğumuz fakat bir ilke olarak abartmadığımız şeyler var. Meselâ; yeni yerli metinlerin ve dolayısıyla yeni yazarların seyircilerle buluşturulması konusunda hassas davranıyoruz. Ya da bir derdi olan metne gönlümüz kayıyor zaten ama politik söylem iddiasıyla yapmıyoruz bunu. Söz gelimi; Hande’nin çevirip yönettiği, Mike Bartlett’in “Bull” adlı oyunu çok ciddi bir sistem eleştirisi. “Aşiyan”HandeBihter (Dinçel) ve ben bombalardan yorulduğumuz bir zamanda ve bizi etkileyen bir hikâyeden Bihter’e bahsettiğimiz bir masada fikir olarak doğdu ve Türkiye tarihinden birçok kesit var onda. Bu sezon repertuvarımızda olan Göç Dalgası; distopik bir evrende geçen ve lafı sözü, satır araları ilmek ilmek dokunmuş bir metin. Diğer yeni oyunumuz, Emmanuelle Marie’nin yazdığı “Beyaz”, bir şiir gibi özenle kaleme alınıp çevrilmiş bir metin bize göre. Anneleri için bir araya gelen iki kadının ömürlük hesaplaşması. Yani oyun seçerken, “Bu metin bize dokundu mu? Seyircilere de dokunur mu? Bir şey söyler mi?” diye düşünüyoruz. Tüm yazımızı komedi aramakla geçirdik meselâ. Fakat içimize sinen bir oyun bulamadık. O sebeple bu sezon yine komedi yapmadık.

Şimdiye kadar sahneye taşıdığınız oyunlara seyirci tepkisi nasıl oldu?

Hande Selen Canar: Önceki iki oyuna baktığımızda… “Aşiyan”da yalnız bir kadının hikâyesini, sıkışmışlığını ve onun üzerinden birçok günlük gerilimin bizi nasıl etkilediğini gördük. “Öküz”de de her an içinde olduğumuz; işte, okulda, otobüste hatta reklamlarda maruz kaldığımız psikolojik baskılarla yüzleşen ya da bu tür baskıları uygulayan dört kişiyi seyrettik. Birbirlerine uyguladıkları mobbing’i gördük ve en az bir karakter için “İşte o benim!” dedirttik. “Beyaz”da ise kadın olmak var. Her yönüyle neredeyse; anne, kardeş, eş, evlat olmak… Hayatla baş etme ve hesaplaşma. Şahsen ben başardığımızı düşünüyorum.

Gizem Ertürk: “Seyirci bizi tanımaya başladı mı?” dersek evet, başladı. Fakat takdir edersiniz ki bunun net bir cevabı yok; çünkü bunu sahiden bilmek tam olarak mümkün değil. Meselâ; yüzüne karşı “İyi!” deyip arkadan başka şeyler söyleyebiliyorlar ya da senin yanında hiçbir tepki vermeyip aslında etkilenmiş olabiliyorlar. Ama şu var: Etkileşim gerçekleşti. O anlamda “Aşiyan” ve “Öküz” bizim için çok iyi iki başlangıç oldu diyebiliriz. Seyirciler sevdi veya sevmedi; ama Ezop Sahne diye bir yer olduğundan ve bu çatı altında projeler üretildiğinden haberdar oldu. Bununla beraber, bu sezonun oyunu “Göç Dalgası”nın olgunlaşmış bir butik proje olarak çok daha fazla insana hitap edeceğini düşünüyorum. Öte yandan “Beyaz” ile de mekânın ötesine ulaşma noktasında ciddi bir adım attığımızı ve bu projenin bizim için bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum. “Beyaz”la birlikte yolumuz iyice güzelleşti. Zamanla yapmak istediğimize daha yakın bir noktaya gidiyoruz. Çünkü hep söylüyorum: Bu bir yolculuk.

Seyircilerin talepleri ile sizin yapmak istedikleriniz ne derece örtüşüyor? Yani “Halk bunu istiyor!” ile “Sanat sanat içindir!” tartışmasının neresinde duruyorsunuz?

Hande Selen Canar: Ben hiç düşünmüyorum aslında. Halk için midir, sanat için midir? Beğendiysek yapıyoruz. “Kendim içindir!” deyip orada konuyu kapatıyorum direkt. Seyirci çok değişik bir bileşen; standart bir seyirci anlayışı bulmak ya da bunu anlamak mümkün değil. Çünkü insanların hem zevkleri ile algıları hem de düşünce tarzları arasında onlarca uçurum var. Yani bir yöne çekilebilmesi zor. O yüzden sevilebilecek ya da bir şey katabileceğini düşündüğümüz şeyleri daha çok kendi beğenilerimiz belirliyor.

Gizem Ertürk: Hande ile bu konuda hemfikir olduğum zamanlar var (Gülüyor). Ama elbette seyircinin ne istediğini anlamak aslında çok önemli; çünkü tiyatronun sürdürülebilirliği için bunu bilmek şart. Seyirci gelmezse bu işi yapamazsın. Bu net! Benim anlayışımda yaptığımız işin iki temel bileşeni var:Sahnedeki iş ve onu seyreden kişi. Bununla alâkalı tartışmamız sürekli devam ediyor; bazen artarak, bazen azalarak, hatta bazen susup konuyu askıya alarak. Biz bu tartışmanın bir yerinde sabit durmuyoruz. Ama şöyle de bir gerçek var: Sadece biz istedik diye de olamıyor ne yazık ki birçok durumdan ötürü. Seyirciyle örtüşmek durumu da var. Burada seyircinin homojen olmadığını da unutmamak gerekiyor. Hangi seyirciye, ne yapmayı istiyoruz? Mümkün olduğunca çok seyirciye, çeşit çeşit proje ama nasıl? Bu, yolculuk sorularından biri işte.

Uzun vadede Türkiye tiyatrosuna nasıl bir ivme kazandırmayı hedefliyorsunuz?

Hande Selen Canar: Umarım o aşamaya gelebiliriz. Arzum; kabuktan ibaret olmayan, gerçek işler yapmak. Sadece oyuncuyla veya metinle değil, her açıdan tam olmak… Oyunculukla, ışıkla, hikâyeyle, kostümle, dekorla, rejiyle… Abartmadan, sadece iyi olanı ve birbirini destekleyeni bir araya getirip birbirleriyle besleyebilmek ve beslenebilmek… Bu yolla da insanlara ulaşmak… Ona bir şey anlatmak ya da fark ettirmek… Ya da aynada kendini göstermek bazen… Ama mutlaka dokunmak… Tiyatronun ihtiyacı olan da bu bence.

Gizem Ertürk: Kendi iş deneyimimden yola çıkarak cevaplamak istiyorum bu soruyu. Bazı şeyleri etiketliyoruz ve o etiket üzerlerine yapışıyor. Örneğin; yeni bir tiyatroya, “Popülerin peşinden koşuyorlar, sulu komediler yapıyorlar.” diyorlar ama burada şöyle bir gerçeklik var: Salonlar dolu. Demek ki insanlar buna ilgi gösterebiliyor. Öbürü ise sanatsallık iddiasında işler yapıyor ama bir yere ulaşmıyor. Aslında uzun vadede amacım, nitelikli olanla popüler olanı birbiriyle buluşturmak. Birçok şeyin birbiriyle birleştiği ve daha çok insana dokunduğu projeler üretmek.

“Bu mümkün!” diyorsunuz yani.

Gizem Ertürk: Olabileceğini düşünüyorum. Bir şeyin içini boşaltmadan ya da diğerine ekstra anlamlar yüklemeden üretmek. Elbette bu bir iddia değil arayıştır. Yol yürüyüş öğretecek.

Bu sorunun kendisi bile cinsiyetçi sayılabilir; lâkin yine de soralım. Türkiye’de kadın ve üzerine bir de tiyatrocu olmak neler hissettiriyor?

Hande Selen Canar: Bence bu, bakış açısıyla alâkalı. Ben hiçbir negatif etki hissetmedim bugüne kadar. Karşımızdaki “adam” tiyatroculardan bir farkımız yoktu. Belki de o şekilde davrandığınızda herhangi bir olumsuzluk yaşamıyorsunuz.

Siz kendi duruşunuzla yerini belirliyorsunuz o hâlde. 

Hande Selen Canar: Tabişöyle dendi: “Siz iki kadınsınız. Nasıl yapacaksınız bu işi?” Ama karşınızdakilere “Ne ilgisi var?” deyip ona göre bir duruş sergilediğinizde sorun yaşamıyorsunuz.

Gizem Ertürk: Kadın sorununu dünya üzerinde görmezden gelemeyiz -ki Türkiye’de hiç gelemeyiz. Toplumsallığın en çok yaraladığı şeylerden biri kadınlar olabiliyor maalesef. Bu nedenle toplumsal cinsiyet temelinde konuşuyorum; evet, kadın olmak zor. Ve yalnızca insan olarak değerlendirilmek istiyorsun çoğu yerde. Bu noktada yine de en çok kadınlara iş düşüyor belki de. Yani neyden dolayı eziyet görüp ötekileştiriliyorsan önce sen bu oyuna karşı durmalısın. Bu nedenle cinsiyet mevzusu sana direkt sorumluluk veriyor aslında. O noktada Hande’ye katılıyorum biraz. Tiyatrocu ve kadından ziyade tiyatro insanı demeyi tercih ederim meselâ. Ayrıca sadece tiyatroda değil, iş hayatının her alanında kadın olmak beraberinde birtakım sorunları getirebiliyor. Ama bununla mücadele etmek güzel. Kaldı ki sadece kadın olduğunuz için değil, örneğin genç olduğunuz için de sorun yaşayabiliyorsunuz. “Bu nasıl bir cesaret? Kim ki bunlar?” gibi tavırlarla da birleşebiliyor aldığınız tepkiler.

Genel anlamda ülkemizdeki hâkim tiyatro anlayışını nasıl buluyorsunuz? Güzellikler ve değişmesi gerekenler nelerdir?

Hande Selen Canar: “Değişmesi gereken” diyemeyiz belki; çünkü her işin bir alıcısı vardır. Ama biraz da tiyatro diye çıkarılıp tiyatro olmayan şeylerdense, gerçek tiyatroya ilgi gösterilse keşke. Sanırım ülkemizde tiyatro karmaşası yaratılmış. Örneğin; tiyatro adı altında stand-up gösterileri sergileniyor. Bunun yanı sıra, çok fazla iyi iş var; fakat çok fazla pohpohlanmış kötü iş de var.

Gizem Ertürk: Piyasaya baktığımızda ciddi bir tiyatro ekonomisi var, özellikle son iki yıldır. Çok fazla mekân, çok fazla oyun var. Yani yelpaze çok geniş. Bu çok güzel bir durum ama burada sürdürülebilir olanı bulmak şart. “Tiyatro sevmiyorum!” diyen seyirciyi de çekebilmek gerekli. Ülkemizde hâkim tek bir tiyatro anlayışı olduğunu düşünmüyorum. O nedenle değişmesi gereken, her dönemde sanata yanlı bakan insan algısıdır. Bu noktada hemen herkese de iş düşüyor. Ama tiyatronun değerinin daha çok bilindiği ve daha özgür üretimde bulunabileceğimiz günler gelsin isterim.

Son olarak… Önümüzdeki dönemde hangi projelerle seyircilerinizi ağırlayacaksınız?

Gizem Ertürk: “Aşiyan” ve “Öküz”den sonra Emmauelle Marie’nin yazdığı “Beyaz”ı sahneye taşıdık. Özen Yula yönetti. Karakterlere çok sevdiğimiz iki kadın oyuncu can veriyor: Deniz Çakır ile Derya Alabora. 7 Şubat’ta prömiyer yaptık ve heyecanımız da çok taze. Onun haricinde bir süredir çalışmaları devam eden bir oyunumuz var. Siz yazdınız onu, yani Yusuf Dündar imzalı. “Göç Dalgası” oyunun adı. Gelecekçi ve tek kişilik bir oyun. Burcu Salihoğlu yönetiyor, Nuri Karadeniz oynuyor. Ondan yana bir heyecanımız var. Gelecek sezon için de bu sene askıya aldığımız John Fowles’ın “Koleksiyoncu”su var. Üretimin sürekliliğine kafayı takmış durumdayız.Bu nedenle devamlı akılda yeni şeyler geziyor. Başka şeyler de olacak ama onlar da şimdilik saklı kalsın.

25.02.2018

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.