Muharrem Özcan: “Halk İyi Tiyatro İstiyor”

Muharrem Özcan: “Halk İyi Tiyatro İstiyor”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Uzun yıllar boyunca, Türkiye tiyatrosunun problemleri masaya yatırıldığında akla ilk olarak yerli yazar sayısının azlığı gelirdi. Üzerine dil dökülür, çözüm yolları önerilir ve fakat atılması gereken adımlar bir türlü atılmazdı. Ancak son dönemlerde bu sorun kısmen aşıldı; daha çok kalem sahibi oyun yazmaya başladı. Elbette sorun bitmedi; fakat hiç olmazsa seyri değişti: Ortaya konan eserlerin nitelik sorunu tartışılmaya başladı.

Bu akış değişikliğiyle eş zamanlı olarak bir problem daha gün yüzüne çıktı: Rejisörler ve rejiler. Türkiye’de lisans düzeyinde bir reji okulunun olmaması sonucu rejisörlerin sahneleme anlayışlarını, (genellikle) teorik alt yapıları yerine tecrübelerine dayanarak inşa etme zorunluluğu ve reji performansı da tartışılır oldu.

Biz de başarılı rejilere imza atan Muharrem Özcan’a konuk olduk. Kendisiyle hem tiyatral üretimi ile sanatsal ufkunu hem de ülke tiyatromuzu nasıl gördüğünü konuştuk.

Öncelikle kendinizi tanıtmanızı rica edebilir miyiz sizden?

1977 doğumluyum. Üniversite son sınıfa kadar İzmir’de yaşadım. Küçükken arkeolog olmak istiyordum. Oyuncu olmaya orta ikinci sınıfta karar verdim. Neden böyle bir karar verdiğimi hiç hatırlamıyorum. O dönem tiyatro adına ne yapabileceğimi çok da bilmiyordum. Dolayısıyla tiyatro topluluğu olur da orada bir şeyler yapabilirim diye hep liseyi hayal ediyordum. Gerçekten de öyle oldu. Lise 1. sınıfta tiyatro kulübünde oynamaya başladım. Zamanla da“Evet, bu benim mesleğim olmalı!” düşüncesini iyice benimsedim. Lise bitince uzun bir süre Konak Belediyesi Kültür Merkezi’ne, kursa gittim. Orası kapanınca da Kültür Sen’e geçtim. 1998’de Dokuz Eylül Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’ne girdim. Tez aşamasında İstanbul’a yerleştim. Ve olaylar hâlâ gelişmekte. (Gülüşmeler.)

Daha önce kimlerle çalıştınız? “Ustam” diyebileceğiniz isimler var mı?

Hem eğitim sürecinde hem de profesyonel hayatta elbette pek çok yönetmenle çalıştım. Kimisinden ne olmam, ne yapmam gerektiğini, kimisindense ne olmamam ve ne yapmamam gerektiğini öğrendim. Hepsine içtenlikle minnettarım.

İlk yönetmenlik deneyiminiz ne zaman ve hangi oyunla oldu?

Öncesinde İstanbul ve İzmir’de çeşitli amatör gruplarla çalışıp bir sürü oyun çıkarmıştım ama profesyonel anlamda ilk defa Ariel Dorfman’ın“Araf” oyununu yönettim. Aynı oyunda oynadım da. O da şöyle oldu: Oyunculuk bölümünden sınıf arkadaşım Derya Artemel ile birlikte bir şeyler yapmaya karar verdik. Kendisi daha önce “Araf”ın tekstini okumuş ve çok beğenmiş. Ben de okuyup beğendim ve yapmaya karar verdik. Proje olarak Haluk (Bilginer) abiye sunduk. O da kabul edip repertuvara aldı. Böylelikle, ilk profesyonel yönetmenlik deneyimimi burada, Oyun Atölyesi’nde yaşadım.

Türkiye’de lisans düzeyinde bir reji okulunun olmaması alana, tiyatral üretime nasıl yansıyor?

Her alan, uzmanını ister; hele ki sanatsal anlamda böyle bir kariyer düşünenler, o şekilde varlık göstermek isteyenler eğitimini almalı ve elbette eğitimin koşulları da sağlanmalı.

Akademik bir eğitimden bahsediyorsunuz değil mi?

Evet, kesinlikle olmalı. Türkiye’de, yurt dışında reji eğitimi almış genç yönetmenler olsa da oyunculuk kökenli yönetmenler yoğunlukta. Tabiî ki oyuncu olarak sahneyi çok iyi tanıyorsunuz ve çalıştığınız yönetmenlerle çıktığınız her yolculukta, yönetmen-oyuncu ilişkisine ve sahneye koyma deneyimlerine dair pratikler ediniyorsunuz. İşleyen çok şey var ama işin akademik eğitim kısmı da muhakkak olmalı.

Peki, üniversitelerde verilen oyunculuk eğitimi ne düzeyde sizce?

Yurt dışındaki oyunculuk okullarının verdiği eğitime çok hâkim değilim açıkçası. Dolayısıyla buradaki eğitim sistemiyle başka yerlerdeki eğitim sistemini karşılaştırmam pek mümkün değil. Fakat burası için şunu söylemek isterim: Bir kere okulu bitirdikten hemen sonra oyuncu olmuyorsunuz. Sadece yönünüzü bulabilmek için bir kılavuz edinmiş oluyorsunuz. O kılavuzla beraber kendi yolunuzu kendiniz buluyorsunuz. Bir “ekol” diyebileceğimiz okuldan veya eğitmenden geçmiş olsanız bile yönünüzü iyi tayin etmeniz, ne yapmak istediğinizi, varlık gösterme koşullarınızı iyi belirlemeniz gerekir. Hâliyle sürekli pratik ve teorik anlamda kendinizi geliştirmeniz gereken bir süreç başlıyor aslında. Bunun dışında Türkiye’de oyunculuk eğitimi veren okullarda şan ve beden konusunda ciddi bir eksiklik olduğunu düşünüyorum.

Öyleyse mezuniyetin ardından hem eksikler tamamlanmalı hem de teorik ve pratik alt yapı sürekli beslenmeli.

Okuldan mezun olduktan sonra işimizi yapmaya başlayacağız, evet. Fakat bu, “Okul boyunca edindiğim bilgiler, bundan sonra hayatım boyunca bana ve kariyerime yeter!” anlamına gelmemeli. Gerek kuramsal gerekse pratik anlamda yolculuk hiçbir zaman bitmiyor.

“Woyzeck”te olduğu gibi tamamen gençlerle çalıştığınız projeleriniz de oldu. Peki, yeni jenerasyonun mesleklerine bakış açısını nasıl buluyorsunuz?

Her jenerasyonun aslında kendine göre jargonları var; hayata ve sanata bakış açıları, derinlikleri, dinamikleri farklı olabiliyor. Daha iyi veya daha kötü olarak nitelendirmiyorum; fakat gelişen teknoloji, değişimi de beraberinde getiriyor. Bizim zamanımızda internet yoktu. Şimdiki gençlik internetin çok ötesinde bir teknolojinin içine doğuyor. Hâliyle farklılar. Ancak ortak dil tiyatro olduğu için aynı paydada buluşmak mümkün.

Türkiye’de rejisör olmanın karşılığı nedir?

Öncelikle belirtmeliyim ki aslında rejisör değilim. Bunu da saçma bir mütevazılık kisvesi altında söylemiyorum. Evet, Oyun Atölyesi’nde beş oyun yönettim. Fakat “Ben rejisörüm.” diyemem. Reji yapıyorum ama daha çok bir şeyler öğreniyor ve ortaya bir şeyler koymaya çalışıyorum. Dünyaya, insana, işleyişe dair dertlerim var. Eğer tekstler benim hayata ve sanata bakış açımı gösterebilecek düzeyde ise ya da ben tekstin derdini, potansiyelini ortaya koyabilecek düzeyde isem o derdi en doğru biçimde ifade etmeye çalışıyorum. Oyun yönetmeyi bir derdi ortaya koyabilecek potansiyeli sağlayabilme ve anlam üretebilme meselesi olarak görüyorum. Ben de hâlâ yolculuk boyunca keşfediyorum; ama galiba en doğru şey bu.

Peki, bu yolculukta kendinize has bir üslûp orta koyma gayeniz var mı?

Öyle “İllâ çok farklı bir şey yapacağım, yeni bir üslûpla yepyeni şeyler söyleyeceğim.” gibi bir gayem yok. Farklı olma güdüm olduğunu da zannetmiyorum. Daha önce çalıştığım herkesten aldığım bir şeyler var. Geçmişten geliyorum ve daha önce edindiklerimle ilerlemeye çalışıyorum. Dolayısıyla izlediğim, okuduğum, gözlemlediğim her şeyden, birlikte çalıştığım herkesten etkileniyorum ve zaman zaman yaptığım oyuna baktığımda herkesten bir iz görüyorum. Orada sadece ben yokum. Bir gün eğer “sadece ben” özgünlüğünde bir kıvama gelirsem o zaman göreceğiz. Henüz ben de bilmiyorum.

Oyuncular sizinle çalışırken neler hissediyorlardır sizce ve sizin hakkınızda neler düşünüyorlardır?

Sahne üzerinde oyuncuların alanlarını genişletme üzerine kurulu bir bakış açım var aslında. Kendi potansiyellerinin farkında olanlar kadar olmayanlar da var. Fakat “Hep daha iyisi vardır.” mantığıyla bakıyorum. Eğer daha iyi olabilme potansiyelini gördüysem bunun için kışkırtırım oyuncuları. Bir tekste asla olduğu gibi bakmadığım için, “Bu böyledir. Sen oradan gireceksin, sen şurada duracaksın.” gibi direktifleri sahnede matematiksel bir işleyiş olmadığı sürece asla vermiyorum. Sadece bir projeye başlamadan önce hem kuramsal olarak hem de pratik anlamda mutlaka temelini atıyorum. Fakat o temel, oyuncuların sahne üzerindeki özgürlük alanlarını kısıtlayacak bir duruma gelmiyor. Bütün bu doğrultuda, elbette çalıştığım oyuncuların hakkımda ne düşündüklerini bilemem; ancak hissedilir bir duygusal bağ oluştuğuna eminim.

Oyuncuların kendi rol ve beden dramaturjilerini yapmalarına ne ölçüde etki ediyorsunuz?

Hem tekst hem de reji tarafından sınırları belirlenmiş alanlarda istedikleri kadar özgür davranabiliyorlar. Tabiî ki bu, yaptıkları her şeyin oyunda bir karşılığı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak prova sürecinde bunların hepsini döküyor olmaları çok önemli. Hep “Ne olur saçmalayın!” derim. Çünkü saçmalamak çok özel bir şeydir. Eğer duvar örmeyip saçmalama özgürlüğünü sağlarsanız ve oyuncuları “Yönetmen veya yandaki oyuncu benim için ne düşünecek?” kaygılarından sıyırabilirseniz, işte o zaman birlikte gerçek anlamda üretebilirsiniz. Tıkandıkları noktalarda tabiî ki yardımcı olmaya çalışıyorum; doğaçlamalar, egzersizler yapıyoruz. Fakat onun dışında, oyuncuları mümkün olduğunca özgür bırakmaktan hoşlanıyorum. Çünkü benim de bir oyuncu olarak talebim bu ve bunun ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Ayrıca sahne üzerinde oyuncuya ekstra alan sağlamayı da tercih ediyorum. Oyuncu bedenini iyi kullanıyordur, enstrüman çalıyordur, kullanmaktan keyif aldığı malzemeler vardır. İşte kurulan dünyanın elverdiği ölçüde onları kullanmayı çok seviyorum. Bu gerçekten zor. Bazen öyle oluyor ki bunların hepsini aynı anda yapmak zorunda kalıyoruz. Ama seyirci karşısına çıkardıktan sonra onun hazzı çok daha başka oluyor.

Metinlere nasıl yaklaşıyorsunuz? Asıl maksadınız metnin anlamsal ve duygusal çizgisini takip etmek mi yoksa yepyeni bir evren inşa etmek mi?

Bir metnin oyunsuluğu beni çok cezp eder; ilk baktığım şey bu. Ve evrensel bir derdi olmalı. Ben de yaşadığımız coğrafyadan ve çağdan yola çıkarak bu dertle ilişki kurabilmeliyim. Eğer o dert benim de derdimse, o sözü doğru zamanda o tekstle anlatabileceksem artık benim için yol açılmış demektir. Zaten tekstle ortak bir noktamız olduğu için asla o derdi aradan çıkarıp bambaşka bir şey söylemek gibi bir eğilimim yok. Çünkü artık bir noktadan sonra yazarla bütünleşiyorsunuz. Elbette kendi bakış açınızı katıyorsunuz metne; fakat ekseni bozmamanız gerekiyor.

Sahneye farklı türlerde oyunlar koymayı tercih ediyorsunuz. Birçok tiyatro insanının diline pelesenk olmuş bir slogan var: Halk komedi istiyor. Peki ya sizce? Seyircilerin tiyatrodan beklentisi nedir?

Ben, “Halk komedi bekliyor! Halk dram bekliyor! Halk trajedi bekliyor!” gibi ayrımlara inanmıyorum. Sadece iyi tiyatro bekliyor. İzlediğinden haz duymak, hayatıyla ilişkilendirebilmek, gördüğünden etkilenmek ve üzerine düşünüp tartışabilmek istiyor.

Kurulan dünyaya inanmak istiyor yani.

Evet. Türü ve üslûbu ne olursa olsun. Örneğin; biz “Kundakçı”da büyük büyük oynuyoruz. O dünyanın getirisi ve üslûpla bağlantılı olarak. Ama seyirciyi buna ikna etmek, o büyüklük içinde o gerçekliği sağlamak zorundayız. İşte tiyatronun iyileştirici gücü bu koşullar sağlandığı takdirde devreye giriyor. İzlediğimiz eseri kendimizle, hayatımızla, yaşadığımız çağla ve coğrafyayla ilişkilendirebildiğimizde aynı zamanda sorgulamaya, soru sormaya başlıyoruz. Çünkü doğru cevapları bulmak ancak soru sormakla ve soru sormaktan korkmamakla mümkün olur…

18.03.2018

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.