Murat İpek: “Tiyatro Matematikle Büyünün Çarpışmasıdır”

Murat İpek: “Tiyatro Matematikle Büyünün Çarpışmasıdır”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Her insanın mayasında, az ya da çok, estetik zekâ vardır. Çünkü anne karnı başlı başına bir sanat eseridir ve hiç kuşku yok ki içine doğulan tabiat da öyle. Üstelik en safından, pek yoğun hazlısından…

Fakat dünyaya gözlerini açtıktan sonra koşullar ve eylemler farklı yönlere çeker kişileri. Kimisi yüceltir bu sanatsal bakışını ve onunla birlikte yücelir; kimisiyse görmezden gelir elindekileri, estetik ufkunu daraltır, duygularını köreltir.

Yaşam yolculuğunda sanatı yanına almış ve onu hiç bırakmamış, daima daha iyinin, daha güzelin arayışını sürdürmüş olan Murat İpek’i konuk ettik bu hafta. Ve kendisiyle, oyun yazarlığı ile ressamlık serüvenlerinin Türkiye’deki kültür-sanat ortamında nereye denk düştüğünü konuştuk.

Öncelikle biraz tanıtabilir misiniz kendinizi? Profesyonel olarak resim yaptığınızı biliyorum. Örneğin; kendinizi ressam mı yoksa oyun yazarı olarak mı görüyorsunuz?

Her ikisi de… Ben Güzel Sanatlar Akademisi mezunuyum. Geleneksel Türk El Sanatlarında tezhip-minyatür okudum. Sonra da çağdaş resim alanında yüksek lisans yaptım. Neler ürettiğimi, ne ödüller aldığımı burada sayıp dökmeyeyim. Merak edenler için Google hazretlerine beni sormaları yeterli.

Peki, görsel sanatlarla böylesine yoğun bir teşrikimesainiz varken oyun yazarlığıyla nasıl kesişti yolunuz?

Oyun yazım sürecim, lise yıllarında kendime roller yazarak başladı. Küçük replikler ile tiratlar yazmaya ve bunları ilk egzersizler olarak oynamaya başladım. Sanırım bir ışık görmüş olsalar gerek… Yıldırım Türker, Murathan Mungan başta olmak üzere birçok sanatçı arkadaşım beni yazma konusunda desteklediler, yüreklendirdiler. Ben de bu çağrıya uydum. Malûm; yazmak bir süre sonra bir eğilime dönüşüyor, kendinizi ifade ediş biçiminiz oluyor.

İlk profesyonel oyununuz hangisiydi ve ne zaman sahnelendi?

“İkisinin Arasında” adlı bir projede Fransız, İtalyan ve Alman Kültür Derneklerinin sponsorluğunda bir gölge oyunum oynandı; “Rahat mısınız?” diye. İlk yazdığım tekstlerden birisi odur. Daha sonra “Adak” adlı tekstim, ardından da Adana Altın Koza Ödülü’nü alan “Dalgakıran” oyunum gelir. Böyle devam eder, gider.

İlk yazdığınız oyunlarla ustalık döneminize ait oyunlar arasında gerek samimiyet, gerekse üslûp ve teknik bakımından çeşitli farklar var mı?

Aslında hepsi birbirini tamamlıyor. Ben yazdıklarını çok çabuk ortaya koyabilen bir yazar değilim. Onun için ilk yazdıklarımda da teknik anlamda güçlü ve sağlam bir yapıya sahip olduğum için son dönemde yazdıklarımla üst üste oturan bir yapısı var yazdıklarımın. O yüzden boşa kurşun attığım oyunum yoktur. Üzerinde çok uzun yıllar çalıştığım oyunlarım var. O sebeple biçem, anlatım dili ve teknik olarak, sanıyorum sağlam oyunlar. Sadece zaman içerisinde Murat İpek’in yaşama bakışıyla birlikte değişen bir yapı var.

Birçok yazarın ilk yazdığı metinler daha samimi bulunur. Hatta bazen yazarların kendisi bile bu türde açıklamalar yaparlar. Bunun nedeni nedir sizce?

Yorgunluk… Bir zaman sonra yazdıklarında yorgunluk emareleri görünmesiyle alâkalı. Bir de tekniğe sahip olup da kuru kuru yazmanın getirdiği yavanlık. Sadece teknikle yola çıkıldığında o yazılan, oyun veya yazı değildir. Sadece teknikle senaryo yazabilirsiniz; onu da yalnızca televizyon için. Ama sadece teknikle sinema filmi ya da oyun yazmak çok mümkün değil. Mutlaka yazarın ruhunun bir parçası oradan geçiyor olmalı. Ancak o zaman yazılanlar zenginleşir. O zaman oyun, oyun olur.

Yani duygular, anlam ve teknik kendi içerisinde bir bütün oluşturmalı.

Aynen öyle. Bu konuda yaklaşık yirmi yıl önce Sabahattin Kudret Aksal’ın güzel bir röportajı vardır. Tiyatro; “Matematikle büyünün çarpışmasıdır.” Matematik reeldir, büyü ise doğaüstüdür. Bunların ikisi çarpıştığı zaman tiyatro ortaya çıkar. O yüzden ben yazdıklarımda buna önem veririm. Bu iki malzemeyi ne kadar birbirine yakın tutarsam ortaya çıkan eser de o denli güçlü olur.

Şu anda Türkiye tiyatrosunda üretilen metinler bu tanım ve niteliklere uyuyor mu?

Türkiye şu anda her konuda olduğu gibi sanatta da bir geçiş dönemi yaşıyor. Ne yazık ki çok fazla metin üretiliyor, çok fazla tüketiliyor. Büyük bir elek sallanıyor ve her şey birbirine girmiş durumda. Kimler o eleğin üstünde duracak, kimler altında? Bunu biraz da zaman gösterecek. Türkiye’de şu anda çok fazla oyun yazılması beni mutlu ediyor; o ayrı. Yazılması iyidir. Ama kimin ne kadar kalıcı olduğunu zaman gösterecek.

Bir acelecilik mi söz konusu acaba?

Kesinlikle öyle. Ne yazık ki bu dönemin hızı ve koşullarıyla ilgili bir durum. “Evet, ben yaptım. Hem de çok güzel yaptım.” gibi bir durum var. Bu, oyun yazarları için de geçerli. “Ben giriş, gelişme ve sonuçla replikleri alt alta yazdım.” diyen oyun yazarı oluyor. Sahnede birazcık yürüyebilen, “Ben oyuncu oldum!” diyor. Yani dört bir yanımızı sarmış ben oldumculuk oyun yazarları için de geçerli. Evet, siz kendinize ben oldum diyebilirsiniz; bir süre çevrenizdekiler de bunu size fısıldayabilir. Ama zaman kimin, nerede, ne kadar olduğunun altını çizecektir; ruhunu oyuna koymayan kişi kalamayacaktır. Genç yazarlara belki de şöyle küçük bir tavsiyede bulunabilirim: Lütfen yazdıklarınızı demlendirin. Bekletin.

Günümüzde üretilen metinlerin edebî değeri de tartışılır oldu. Peki tiyatro metni, bir edebî tür olmak zorunda mı? Yoksa sadece senaryo gibi sahnelenmek üzere yazılmış bir metin olarak da görülebilir mi?

Eğer bir tekst edebî olmazsa sahnedeki olay gösteridir; show business’dır. Sahnede gösterilen her şey tiyatro değildir. Turistik olan bir tiyatro vardır dünyada, henüz Türkiye’de olmayan. Eğlence üzerine kurulan bir yapı vardır. Bu metinlerin edebî olup olmadığı tartışılabilir. Ama Beckett’in, Shakespeare’in edebîliği su götürmez bir gerçektir. Ben kendimi edebî buluyorum. Fakat benim yazmış olduğum “Gülelim, eğlenelim!” formunda metinler de vardır; işte onların kulvarı başka. Yani elma ile armut kadar birbirinden farklı.

Yazarken neler esin kaynağı oluyor size? Yaratıcı sürecinizi besleyen ana damar nedir?

Erkekler ve hayat. Kesinlikle bu böyle. Erkekleri tercih ediyorum; çünkü kadın aklını daha hızlı okurken, erkeklerin eylemlerini ve zihinsel frekanslarını daha zor anlamlandırıyorum. Erkeğin aklı o kadar sığ ve yalın ki, okunurken bile onu katmerleme eğilimine giriyorum ve bu da benim için bir zenginliğe dönüşüyor. Doğal olarak da erkek karakterleri her zaman kadın karakterlerden daha zor yazıyorum. Çünkü kadın dünyası çok gizli ve alttan aktığı için onu daha iyi biliyorum. Erkeklerin dünyasından ve gözünden bakarak kadınları yazıyorum; kadınları yazarken de erkek dünyasından izliyorum onları. En son noktayı koyduğumda da ortada ne kadın kalıyor ne de erkek.

Karakterlerinizi daha çok nereden seçiyorsunuz ve onların en çok hangi özellikleri sizi cezbediyor?

Aslında oyun yazarken hiçbir karakter yaratmıyorum. Karakterler beni buluyor. Onlar kendilerini bende var ediyorlar ve açığa çıkarıyorlar.

Yani hikâye mi sizi karaktere götürüyor?

Hikâyenin karakteri bana hikâyesini anlatıyor. Orada hikâye de yok. Meselâ; “Dalgakıran” oyunumu yazma sürecinde şöyle bir şey oldu: Bir gün bir apartmanın önünden geçerken bir bodrum katında bir mutfakta bir kadın et doğruyordu. Nokta. Oradaki o manzara ve resimden kopup gelen bir karakter beni buldu. Ben onu kafamdan atamadım ve sürekli kendini yazdırdı.

Bir yaratıcı fikre dönüştü o anda gördükleriniz.

Evet. Ne bir öykü duydum ne bir öykü anlatıldı ne de bir karakter tanıdım. Ama bir resim vardı. O resmin içindeki karakter ve öykü bana kendini yazdırdı. Benim yazma sürecim hep böyledir.

Önermesi oluyor mu yazdığınız metinlerin?

Elbette var. Kara mizah bir kalemim olduğu için mesajım genelde tatsız bir yerden başlar. Ama oyunun finalinde her zaman bir ümit kapısı bırakırım. Şu anda oynanan “Aşk Ölsün” oyunumun finali çok ümitli bir yerde durmuyor; fakat bu yönetmenimizin tercihiydi, benim başka bir finalim vardı. Elbette bu finali de çok sevdim. Çünkü hayat bizi her zaman ümitli bırakmıyor; bazen ümitsiz olmayı da becerebilmek gerekiyor. Oyunun yönetmeni Barış (Dinçel) bu anlamda doğru bir yerin kokusunu aldı ve onu işlemeyi uygun buldu.

Türkiye’de kültür-sanatla yoğrulanlar ve konumuz özelinde tiyatrocular çok büyük güçlükler yaşıyor. Sizce bunu ne zaman ve nasıl aşarız?

Bu kendiliğinden aşılacak bir şey değil elbette. Zamanla da çözülmesi çok güç. Bu çölleşme sadece devletin desteğiyle son bulur. Devlet desteği derken sadece para yardımından söz etmiyorum. Sonuçta bizim işimiz insanla; çölleşme insan faktöründe saklı. Tiyatro insan, insan tiyatro ikileminde karşılıklı yeşermek için insanların tiyatroya motive edilmesi lâzım. Peki, bunu hedefleyen bir iktidarı şimdiye kadar gördük mü? Ben bu yaşıma geldim; soluk aldığım süre içinde etkili bir kültür-sanat politikası ortaya koymuş bir iktidara ne yazık ki şahit olmadım. Umarım bundan sonra olur.

27.11.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.