Ne Kadar Çok Sevdik Onu

Ne Kadar Çok Sevdik Onu

Zorunlu Sahne

Pınar Ender Çekirge

Ne kadar çok sevdik onu! Kusursuz komedi zamanlamasıyla kahkahaları kahkahalara lehimledi her defasında. Soluk alıp verdiği her karakterde ağır hayatlarımızı hafifletip bizi mutlu etti. Nasıl tarif etsem? Fazlasıyla zalimleşen yaşama karşı bir korunaktı o her defasında. İyiliğin, mahalle hayatının simgesiydi adeta. Kalenderdi. İçtendi. Arada gülen gözlerinin ortasından derin hüzünler geçse de sevgisi, şefkatiyle hep yanımızdaydı.

Zaten bu mahallede yaşardı, hemen köşedeki manavın yanındaki ev. Evet, o üç katlı ahşap evde. Hangimizin başı sıkışsa onun kapısını çalardık hemen.

“Merdane kırılınca, çamaşırlar kalınca, ütümüz bozulunca, örtü leke olunca, geçimsizlik çıkınca, kocamıza kızınca, boşanmaya kalkınca, tatsızlık başlayınca, elbiseler solunca, eteğim daralınca, nişanlım darılınca, ben çaresiz kalınca, üzümlü kek yanınca, saç boyam tutmayınca, kiralık arayınca…”(1) doğruca Perihan Abla’ya koşardık.

İyi kalpliydi ama biraz deli doluydu. Komşuları şöyle tanımlardı onu:

“Numaradan hoşlanmaz, yalan dolanı hiç bilmez, sırası gelince de lafını esirgemez. Erkek kadındır derler ya, işte öyle kadındır. Temizdir, saftır ama kızarsa da fenadır. Bazen kızgın sinirli, bazen güler neşeli, bazen de üzüntülü, bazen sessiz sedasız, bazen de çok hareketli. Yani hepimiz gibi. Birazcık farkı varsa, yardımsever oluşu hepimizden çok fazla. Mahallenin ablası, bizim Perihan Ablamız.”(2)

“Gülliye”nin dediğim dedik annesi Sulukuleli Sabahat, “Kızlar Yurdu”nun biraz saf Müstesna’sı. Şehnaz, Leyla, Neriman, “Hababam Sınıfı”nın kâbusu, biyoloji öğretmeni Hürrem. Hani, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde uzun süre tedavi gören Hürrem. Salak bacı Hasbiye. Sultan Perizad. Kocası Şener’e göz açtırtmayan Nuran. Hayır, öncesi de var; sıcak bir yaz gecesiydi, hatırlıyorum.

Rumeli Hisarı’nda Nükhet Duru’lu, Füsun Önal’lı “Merhaba Müzik” müzikalindeydik. Birden surlarda Lady Machbet belirmişti çığlık çığlığa. Perran Kutman öyle bir Lady Macbeth olmuştu ki şimdi bu satırları yazarken bile gülümsemem kahkahaya dönüşmek üzere.

‘80’lerin hemen başıydı sanırım. Her dem dillerde gezen, çalıp söyleyen, raks eden, her erkeğe göz süzen Cihanyandı Kanlı Nigar rolünde izlemiştim Perran Kutman’ı. Münir Özkul, Müjdat Gezen, Meral Zeren’li o kadroda. Evet, asıl lise öğretmenimdi o. Afet Öğretmenimdi benim.

Halide Pişkin, Suna Pekuysal geleneğindeki komik kadın tipinin en başarılı oyuncusuydu hiç kuşkusuz. Hayat sepetinde Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Ulvi Uraz Tiyatrosu, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner Tiyatrosu, Müjdat Gezen ile kurdukları Miyatro vardı. Sinema, televizyon dizileri, gazino programları vardı.

Hep günlük hayatımızda karşımıza çıkan, tanıdık, bildik karakterleri yaşar kıldı Perran Kutman. Belki de bunca benimsenmesinin, sevilmesinin altında yatan sır buydu. En yakınımızdan biriydi o; kapı komşumuz, ablamız, teyzemizin kızı…

Zaten tiyatronun özü yaşamdı, insandı onun için. Yüreğinin yolunu seçmişti gencecik yaşında. Harcına tutkusunu, bilgisini, düşlerini koymuştu her oyunun. Sahnede her replik, her devinim, her susuş yarına ait hayallerin aşısıydı. Onları her defasında nakkaş gibi işleyerek boşluğa seda bırakmaktı amacı. Başardı bunu, sonuna kadar başardı.

Tiyatro ırk, din, mezhep, renk, dil, cinsiyet, milliyet, sosyal statü farkı gözetmeyen bir sanatsa eğer, hayatın kendisiyse, olup biten her şeyse, genel görünümse… Seyircisini oluşturma, seyircisini yetiştirme zamanıydı artık. Bunu da başardı Perran Kutman. Perde açıldığından itibaren izleyiciyi içine alan ve bittiğinde yeryüzüne iade eden o gücü, tiyatronun büyüsünü yaşattı her matine ve suarede. Rol aldığı her sinema filminde, televizyon dizisinde milyonları tutsak etti oyunculuğuyla. Kim bilir, o roller ki yıllar içinde hayatı, o hayat ki rolleri olmuştu farkına bile varmadan.

Hep bahsedilir: Ankara’da konservatuvar sınavına girdiğinde adını sorarlar Perran Kutman’a. Cevap veremez. Bir kez daha sorarlar, yine ses yok. Üçüncü defa “Adınız?” diye bağırırlar artık. Bu defa da cevap alamayınca “Buyurun, çıkın!” derler.

Sonrasında İstanbul Devlet Konservatuvarı’na başvurur Perran Kutman. Sahneye çıkar. Yıldız Kenter, ”Evet, başlayabilirsiniz” der.

“Antigone”nin “Ben çirkinim…” diye başlayan tiradında bir an takılır. Tekrarlar: “Ben çirkinim!” Başa döner: “Ben çirkinim”. Bakarlar ki track durumu uzun sürecek, “Peki başka ne hazırladın?” diye sorarlar.

“Sultan Gelin”den bir bölümü oynamaya başlar hemen ve fark eder ki, Yıldız Kenter dâhil herkes kendinden geçercesine gülmekte. Kırılır; öyle ya, dramdır oynadığı. Oysa herkes kahkahadan neredeyse tıkanmak üzeredir. Sıra şiire gelir. Koskoca, sayfalar dolusu uzunluktaki “Han Duvarları”nı hazırladım!” demesin mi? Kısa bir sessizlik olur, “Tamam, çıkabilirsin!” derler.

Birkaç gün sonra öğrenir ki birincilikle kazanmış imtihanı.

Sonrası bilinen hikâye: Başarı, alkışlar, ödüller… Bir toplumun kolektif bilinçaltında sonsuzluğa erişen bir sanatçı kimliği.

Müjdat Gezen anlatmıştı:

Perran Kutman’la İzmit’te oynuyoruz. İki kişilik bir oyun. Sahne öyle büyük ki bizim açık hava sahnesinin neredeyse iki, üç katı. Perran kulisten hızla girdi ve o koca sahnede bana çarptı. Evet, aynen gelip çarptı. Bir an gözlerimle sahneyi taradım, ne denli geniş olduğunu göstermek için. İzleyicilerle birlikte biz de gülmeye başladık. Gülmekten yirmi dakika oynayamadık.”

Hani bazen pas gibi kokar ya hüzün, anılar paslanır giderek, yavaş yavaş çürür. İki avucun arasında kalmış kelebeğin kanatlarından bulaşan pembe, eflatun, gri, sarı tozlar, denize vuran ayın şavkı… Sahipsiz, yol kenarında açan çiçekler, kristal kadehe düşen bir gün batımı, kesik camlarda bin parçaya bölünen ışık demeti… Her demet ayrı ayrı renklere bürünüp koridora yansımakta, her renk birbirinde çoğalıp erimekte sonsuza akarken. Hâlâ “Dolly Levy”de hayal ediyorum Perran Kutman’ı. Bir gün mutlaka… Mutlaka!

*(1,2) Perihan Abla dizisi tanıtım şarkısından (1986)

25.12.2018

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.