Oscar, “Umuda Yolculuk” ve Nur Sürer

Oscar, “Umuda Yolculuk” ve Nur Sürer

İnan Koç

inankoc@zorunlusahne.com

İçinde bulunduğumuz şubat ayı sonlarında Oscar ödülleri dağıtılacak. Son yıllarda filmlerimizin dünya festivallerinde aldığı ödüller, Oscar konusunda da beklentiyi arttırdı. “Yine bir filmimiz Oscar’a aday olamadı.” konulu haberlere tanık oluyoruz. Bu sene Türkiyeli yönetmen Deniz Gamze Ergüven’in “Mustang” adlı filmi Fransa adına aday. Hem de gayet iddialı.

Ancak çoğu kişinin bilmediği, 1990 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını Türkiye, İsviçre ve İngiltere ortak yapımı “Umuda Yolculuk” adlı filmin aldığı. Oldukça güçlü rakiplerini geride bırakarak ödülü alan filmde Nur Sürer, Necmettin Çobanoğlu ve Emin Sivas başlıca rolleri üstlenirken Xavier Koller yönetmen koltuğunda. Senaryoyu ise Koller ile birlikte Feride Çiçekoğlu yazmış. Filmde ayrıca İsviçreli oyuncu Mathias Gnädinger ve Yaman Okay da oyunculuklarıyla göz dolduruyor.

Maraş’ın Alevi köylerinden birinden çıkıp kaçak yollardan İsviçre’ye gitmeye çalışan bir ailenin dramını anlatan film ve hikâyesi ile ilgili çarpıcı detayları yazının ilerleyen satırlarında filmin başrol oyuncusu Nur Sürer ile yaptığımız röportajda okuyacağız.

Günümüzün en yakıcı sorunlarından olan göçmen dramının ‘80’li yıllardaki farklı bir boyutunu işliyor film. Oscar’lı bu filmin görünmezliği belki de bu dramların görünmezliğiyle doğru orantılı.

Film bir cem sahnesiyle başlıyor. Belki de böylelikle ilk kez sinemamızda Alevi ibadeti perdeye yansıyordu. Arkasından çocukların trenle oyunuyla Mehmet Ali (Emin Sivas) karakterinin diğer çocuklardan farklı olduğunu anlıyoruz. İsviçre’den gelen kartı babasına o okur. “Keçileri sağsan tereyağı akacak, maya çalsan yoğurdu bizim Maraş’ın dondurması. Dağı aştın mı tamam.”  Belki de en çok o istiyordu kartpostallardan tanıdığı İsviçre’yi görmeyi.

İnsan toprağını ne zaman terk eder? Doğup büyüdüğü, güldüğü, ağladığı vatanını ne olur da bırakır insan? Isınmayan evini, kavgalı olduğu komşusunu, kavuşamadığı sevdiğini arkasında bırakıp da neden  yollara düşer insan? Bugün, yaşamak için başka çaresi olmayanlar düşüyor yollara. Hem de öyle böyle değil, ölmemek için çıktığı yolda kendisi ve çocukları adına ölümü göze alacak kadar çaresiz.  Özellikle ‘80’li yıllarda ise Türkiye’den yurt dışında çalışmak amacıyla kaçak geçişler çok yaygındı. Daha insani şartlarda yaşamak isteyen binlerce insan çok şeyi göze alarak düştü yollara. Paraya çevrilecek ne varsa satıp hiç dönmeyecekmişçesine hem de.  Nitekim gidebilenler, kaçaklık şartlarında yıllarca dönemediler vatanlarına.

Umuda Yolculuk

Orada hiç değilse umut var.” diyen Haydar da karısını ve oğlunu alıp çıktı o yolculuğa. “Umut varsa hayat var.” demekse eğer, umuda yolculuk da kaçınılmazdı.

Bu yolculuğun Meryem’i Nur Sürer ile filmi, çekim sürecini ve fazlasını konuştuk.

Film için nasıl yola çıkıldı, hikâye nasıl oluşturuldu ve siz nasıl dâhil oldunuz?

Öncelikle bu dram, Maraş’ın köylerinden kalkıp yasa dışı yollarla İsviçre’ye giren ve bu yolculukta 7 yaşlarında çocuğunu donarak kaybeden ailenin gerçek hikâyesini anlatıyor. İsviçre’de hâlen kimselerin unutamadığı bu olay film yapılmak istendiğinde Türkiye’ye gelerek senaryo danışmanlığını yapan Feride Çiçekoğlu ile köye gidip aileyle görüşmüşler. Olumsuz yanıt alınca Feride, kamuoyuna mal olan bu dramın izin verilmese de çekileceğini aktarmış. Sonra anne ikna olmuş ve hikâyeye yardım da etmiş. Ve ekip hazırlıklara başlamış. Türkiye prodüksiyonunu Şerif Gören‘in şirketi üstlenmişti. Necmettin Çobanoğlu ve benim seçilmemde sanırım daha önce oynadığımız roller referans oldu.

Çekim sürecine dair aklınızda kalanlar nelerdir?

Biz ailenin yaşadığı köyde çalıştık. Ölen çocuğun mezarı köyün tepesinde bir yerdeydi. Çok etkilendik. 17 günü Türkiye’de olmak üzere iki buçuk ay İsviçre ve İtalya’da çalıştık. Zaman zaman orada da gerçek mekânlardaydık. Hatta olay olduğunda onları bulan sınır polisleri çekimlere uğruyordu. O günü yaşayıp ağladıklarına tanık oldum.

Filmin başarısını neye bağlarsınız?

Gerçek bir trajediyi hiçbir biçimde duygu sömürüsüne kaçmadan yalın anlatımına ve başarılı oyuncu seçimine bağlayabiliriz.

Bu ülkenin bir hikâyesi, bu ülkenin oyuncularıyla Oscar alıyor ama bırakın resmî yapıyı, sinema çevreleri bile bu başarıyı sahiplenmedi. Bunu nasıl açıklarsınız?

O dönem epey ses getirmişti. Belki Oscar bu denli yer de bulmuyordu toplumda. Sonrası malum; hafıza sorunu. Sinemacılar bile konuştuklarında “Ah! Bir Oscar alan filmimiz olmadı.” diyor.

Bugün de filmlerimiz dünyada ödüller alıyor. Ama bu topraklarda yaşayan halkların yaralarına dokunan hikâyeler yok denecek kadar az. Daha çok bireysel hikâyeler. Neden sizce?

Evet, gerçekten Türkiye sineması dünya festivallerinde çok önemli ödüller alıyor. Ben bunu önemsiyorum. Herkes hangi hikâyeyi anlatmak isterse istesin önemli olan ne kadar iyi anlattığı. Ben sinemanın ülkenin bütün olumsuz koşullarında bu başarıyı yakalamasını şaşkınlıkla karşılıyorum. ‘80’li yılların toplumsal hikâyelerinden bugün bireyi anlatıyor olmamızı da önemli bulurum.

Bu filmi bize ait yapan nedir sizce? 

Bir defa bu ülke insanına ait olması, öykünün yapım şirketi ve yönetmen dışında neredeyse her şeyin yerel olması. Kaldı ki filmde Macar, İsviçre, İtalya’dan ekiplerle çalıştık ama hikâyenin bizle olan bütünlüğünü korudular.

Bugün de büyük bir göçmen sorunu yaşıyoruz. O gün dağlarda donarak ölen çocuklar bugün Ege kıyılarına vuruyor. Sadece bu da değil, özellikle doğuda yaşananlar malum. İnsanların acılar çektiği ortada. Kürtler, Aleviler, kadınlar… Sanatçıların bu yaşananlara duyarsızlığı ve politik sinemanın  azlığı konusunda ne söylersiniz?

Ben bu söylediğine pek katılmıyorum. Politik hikâyeler yapılıyor. Özellikle Kürt kökenli sinemacıları göz ardı etmemek gerekir. Bu genç sinemacılar belki ileride aşk filmleri de yapacaklar ama benim bugüne kadar izlediklerimin hemen hepsi politikti. Zaten şimdilik kendi bildiklerini, yaşadıklarını anlatıyorlar; çoğunu da beğeniyorum. Eminim çok daha iyi filmler yapılacak. “Umuda Yolculuk” yapıldığında sığınmacı ya da göçmen sorunu bu denli yakıcı değildi. ABD’nin Meksika ile olan göçmen geçişleri göz önündeydi ama bugün ve her gün ve artık adı “Umuda Yolculuk” olarak söylenen, denizlerden kadın, çocuk, erkek ölülerinin sahillere vurduğu, yaşayan sığınmacıların onurlarının kırıldığı bir gerçekle beraberiz.

Bu sene ülke sinemamızın bir ürünü, Türkiye istemediği için Fransa adına yarışmada. Ama daha en baştan “Bizi yanlış tanıtıyor.” eleştirilerine maruz kaldı.

Filmi görmediğim için bir şey diyemeyeceğim ama Fransa adına seçilmiş. Bu kıymetli, gerisi önemli değil. Umarım ödülü alır. Hangi tarihti hatırlamıyorum ama (Oscar‘da yarışacak filmlerin seçimini sektörden insanlar yapar. Şimdilik!) ben de jürideydim. 10-11 film yarışıyordu ve “Hamam” filmini seçmiştik. O dönem ortalık karışmıştı seçimimizden ötürü. Yok, efendim “Türk erkeği, eşcinsellik falan” diye, Hamamcılar Odası bilirkişi edasıyla demeçler vermişti. Ve Kültür Bakanı kendine yeni bir jüri yapıp “Eşkıya” filmini göndermişti. Kim bilir? Belki bizim seçtiğimiz “Hamam” gitseydi ödül alabilirdi diye düşünmüşümdür hep.

Sinemada hep özel ve başarılı işlerde yer aldınız. “Uçurtmayı Vurmasınlar”, “Umuda Yolculuk”, “Dul Bir Kadın”, “Kiraz Çiçek Açıyor”, “Yılanların Öcü” ve daha fazlası…  Sizi yeni filmlerde görecek miyiz? Nasıl bir filmin ya da dizinin parçası olmak istersiniz? 

Bu, ne kadar az kirlenebilirsem o kadar iyi seçimleriydi benim için; dikkat etmeye özen gösterdim. Geçen yıl “Gece” ve “Eksik” isminde iki filmde çalıştım. Bazen birtakım senaryolar geliyor ama içinde olmak istemiyorum. İyi bir hikâyede iyi bir yönetmen ve iyi insanlarla bir araya gelmek istiyorum. Dizi ise şimdilik yok. Ama televizyon işini önemsiyorum; daha büyük kitlelere hitap ediyorsunuz.  Çalışacağım insanlar önemli benim için. Bir de bu dönem kimi kanallara sıcak bakmıyorum.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.