Oyunla Gerçek Arasında: “Oyunlarla Yaşayanlar”

Oyunla Gerçek Arasında: “Oyunlarla Yaşayanlar”

İnan Koç

inankoc@zorunlusahne.com

Edebiyat dünyamızın önemli kalemlerinden Oğuz Atay’ın “Oyunlarla Yaşayanlar” adlı tiyatro oyunu Murat Sarı yönetiminde İzmir seyircisiyle buluşuyor. Prömiyerini 8 Ekim Cumartesi günü yapan “Oyunlarla Yaşayanlar”, 2016-2017 tiyatro sezonunda İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi’nde olacak. On yıllık bir aranın ardından tekrar sahneye konulan oyunun dekor tasarımını Murat Gülmez, müziklerini ise Cem İdiz üstleniyor.

Seyirciden büyük ilgi gören oyunun yönetmeni Murat Sarı ile kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle oyunun hikâyesiyle başlayalım isterseniz. Ne anlatıyor “Oyunlarla Yaşayanlar”?

Oyunlar mı gerçek, yaşam mı? Oyunun içinde serbest olan yaşamın bazı tarafları gerçek hayatta neden kurallarla sarmalanır? Oğuz Atay, hayatın içinde değil oyunun içinde nefes aldırmış Coşkun Ermiş karakterine. Emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş oyunlarda var ediyor yaşayamadığı hayatını. Bunu aslında romanlarında da denemiş. “Tutunamayanlar”da, “Tehlikeli Oyunlar”da. Ama oyunlar aynı zamanda tehlikelidir de. “Oyun mu gerçek yaşam mı?” sorusunun altı çiziliyor.

“Hep yazardan hareket ederim. Hele ki bir Oğuz Atay oyunuysa bu kaçınılmazdır.”

Nasıl bir ön çalışma yaptınız? 

Öncelikle Oğuz Atay’ın yazdığı her şeyi ve hakkında yazılanları okudum. Aslında oyunu okuduğumda çok fazla şey birikmişti. Oğuz Atay’a bir oyun oynamak geldi aklıma. Oyun, evinde oyunlar yazmaya çalışan Coşkun Ermiş karakterinin bu sırada yaşadıklarını anlatıyordu. Ben de oyunu Atay’ın çevresinden oluşturdum. Yani Atay bir oyun yazıyor, yazdığı oyun “Oyunlarla Yaşayanlar”. Ve bu oyunda oyunlar yazılıyor. Oğuz Atay’ı oyunun dışında, Coşkun Ermiş’i de oyunun içinde göstererek Atay’ı dış göz bir bakış açısıyla gösterip oyuna dâhil ettim. Ne zaman bir oyun yönetecek olsam hep yazardan hareket ederim. Hele ki bir Oğuz Atay oyununda böyle bir başlangıç  noktası kaçınılmaz olur.

Oyunun yaratım sürecinden bahseder misiniz? Nasıl bir sahneleme biçimi belirlediniz? 

Oyunu okuduğumda ilk aklıma gelen bir müzik kutusuydu. Dekor tasarımcımız Murat Gülmez ve müziklerimizi yapan Cem İdiz’le bu düşüncemi paylaştım. Dekorumuz bir müzik kutusu gibi oldu. Döner bir sahnede karar kıldık. Müzikler de müzik kutusuna hizmet edecek şekilde tasarlandı. Sahne geçişlerinde sanki bir laternayla dönüyor gibiydi sahne. Birbiri ardına dönen sahneler birbirinin içine giriyor, bir sahne bitmek üzereyken diğer sahne geliyor, adeta sahnelerin sonları yarım bırakılıyordu. Tıpkı hayatı boyunca bir sürü şeyi yarım bırakmış yazar Oğuz Atay’ın karakteri oluşmuş oldu bir biçimde.

Dili ve üslûbu açısından baktığınızda Oğuz Atay oyunu sahneye koymanın kolaylıkları veya zorlukları oldu mu? 

Oğuz Atay’ın kendine özgü bir üslûbu var. Baştan bunu kavrayamadan onu anlayamıyorsunuz. “Tutunamayanlar”ı ilk okuduğum ‘96 yılında çok ciddi bir şekilde okuduğumu hatırlıyorum. Oysa bu süreçte bir sürü yerde gülerek okudum. “Oyunlarla Yaşayanlar”ı Ali Poyrazoğlu’nun tavsiyesi üzerine yazmış yazar ve Kenterlere götürmüş oynamaları için. Ama ne Yıldız Hoca (Kenter) ne de Ali Poyrazoğlu beğenmiş oyunu. Günlüğünü okuduğumda büyük bir özgürlüğün ipuçlarını aldım diyebilirim Oğuz Atay’dan. Yazar oyunu bir kere daha yazmış, düzeltmek istemiş. Kendince olmayan yerleri de günlüğünde belirtmiş. İşte o noktalarda bazı sahneleme sorunları yaşadım ben de. Kendi reji mantığımla kimi düzeltmelere gittim ve görselleşmesi için biraz daha hacimlendirdim. Ama asla yazarın dokusuna zarar verdiğimi düşünmüyorum.

“Yazarların asıl sorunu özgürlük meselesi.”

Son günlerde gündemde olan “yerli oyun” tartışmaları ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Ben yerli oyunlara ve yazarlara açık bir yönetmenim. Ama nasıl ki büyük rol-küçük rol değil de iyi oyuncu-kötü oyuncu diye bir ayrım varsa bu konuda da düşüncem değişmiyor. Yerli ya da yabancı iyi ve kötü oyuncu ve yazar vardır. Yerli olup çok iyi yazanlar da var, kötü olanlar da. Oyun yönetmeye başladığımdan beri birçoğuyla dirsek temasım oldu. Çok spesifik şeyler de okuyorum ama genel anlamda ülkenin özgürlük durumunun yerli yazarlarımızın en büyük sorunu olduğunu düşünüyorum. Yılmaz Erdoğan’ın güzel bir sözü var: “Her yazar kendi zekâsı kadar yazar.” Evet, zekâ çok önemli tabi ama kendini var ettiği bu toprakların özgürlük sorunu olduğu da ortada.

09.10.2016 

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.