Samuel Gallet: “Tiyatro Sahte Olanın Karşısında Olmalı”

Samuel Gallet: “Tiyatro Sahte Olanın Karşısında Olmalı”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Fransız oyun yazarı ve yönetmen Samuel Gallet, geçtiğimiz haftalarda GalataPerform’un Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi kapsamında bir atölye gerçekleştirmek üzere Türkiye’ye geldi. Tiyatro dünyasında dramatik şiir ve rüya temelli çalışmalarıyla ilgi çeken Gallet, aynı zamanda Fransa’nın en ünlü oyun yazarlığı bölümü olan ENSATT’ta bölüm başkanı.  Kendisiyle yazı dilini, tiyatro anlayışını ve yeni oyun yazarlarına çizdiği ufku konuştuk. Biraz da Türkiye tiyatrosunun dışarıdan nasıl göründüğünü, Fransa’da ne kadar tanındığını…

Türkiye tiyatrosuyla ve daha özel anlamda GalataPerform ile yollarınız nasıl kesişti?

Yeşim (Özsoy), Thionville Devlet Tiyatrosunun davetlisi olarak Fransa’ya gelmişti. İlk olarak onunla orada tanıştık. İstanbul’daki Fransız Kültür Merkezi de biliyordu beni zaten. Bütün bunlar bir araya gelince birlikte çalışma fikri ortaya çıktı. Türkiye’de bir atölye çalışması yapmam için GalataPerform tarafından davet edildim.

Neden rüya temelli bir atölye?

Charlotte Beradt adlı bir sosyoloğun yazdığı “Rêver sous le llle Reich” adlı kitap beni çok etkilemişti: III. Reich üzerine hayal kurmak veya rüya görmek. Kitapta 1933 ile 1939 yılları arasındaki üç yüz kadın ve erkek Almanın rüyaları bir araya getirilmiş. Alman Nazisinde, hem Nazi tarafındaki insanların hem de karşıtlarının rüyalarının nasıl şekillendiği üzerinde analizler yapılmış. Çok ilginç bir şey var: İnsanlar rüya görmekten korkuyorlar. Ve bazen de Nazi rejiminin daha kötü ve ileri boyuta ulaştığının rüyasını görüyorlar. Buradan yola çıkarak “Bir toplumu rüyalar üzerinden nasıl yorumlayabiliriz, okuyabiliriz?” fikrini temele alıyorum. Çünkü sadece kendi özel hayatınızı görmüyorsunuz rüyanızda; içinde bulunduğunuz toplumu da yansıtıyorsunuz. Ben de son iki yıldır Fransa’da bir sürü insanla çalışıyorum. Onların rüyalarını bir araya getiriyorum ve oradan yola çıkarak bir şeyler yazıyorum.

Amaç, oyunlarda bir rüya dili oluşturmak mı yoksa rüyaları oyunlara taşımak mı?

Yani rüyaları oyunlara getirmek gibi düşünebilirsiniz. Toplum içerisindeki farklı insanların, o toplumun da etkisiyle oluşturdukları rüyaları oyunlara nasıl taşıyabileceğimizi düşünüyorum.

Daha çok hangi tema üzerinde ilerliyorsunuz?

Her şeyin bittiği âna doğru ilerlemeyi çok seviyorum. Komple bitiş, çöküş, yok oluş ve sonrasında “Onun üzerinden nasıl yeni bir şey filizlenebilir?”e doğru bir yol izliyorum.

Birlikte çalıştığınız yeni oyun yazarlarını nasıl bir yolculuğa çıkarıyorsunuz?

Gayemiz, değişik bakış açılarıyla bir metinsel alan yaratmak. Öncelikle oyun karakterlerinin gerçek bir durum içerisinde buluştukları anlar üzerinde çalışarak farklı yazı dillerine ulaşıyoruz. Sonrasında bu gerçekçi durumun içerisine rüyayı yerleştiriyoruz. Sosyeteyi ve içinde bulunduğumuz toplumu rapsodik bir anlayışıyla göstererek tematik bir malzeme ortaya döküyoruz.

Yeni oyun yazarlarının başarılı bir yazım dili oluşturabilmeleri için nelere ihtiyaçları var sizce?

Ben de hâlâ yeni formlar arayışındayım ve icat etmeye, deneyimlemeye çabalıyorum. “Bitirdim, başardım.” demek mümkün değil. Ama ENSATT’ta öğrencilere hep şunu söylüyoruz: Kendinize ait olandan ve size dokunandan başlamalısınız.

Üzerinde çalıştığınız üslûbu şekillendirirken klâsik öykü formu ile çağdaş kuramlardan ne ölçüde yararlanıyorsunuz?

Öncelikle bir yazı materyali ortaya dökmeye odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Kendi yaşamınızdan, içerisinde bulunduğunuz şehirden etkilenerek veya hayallerinizden yola çıkarak olabilir. Birçok farklı form bir arada bulunabilir. Hepsinden beslenebilir yazar. Yazmaya başlamadan önce “Şöyle bir formda yazacağım.” diye düşünmek yerine kendini bırakmak ve nasıl bir form ortaya çıkacağını görmek… Ben Bernard Marie Coltes‘i çok değerli buluyorum, çok ilgimi çekiyor Fransa’da. Meselâ; onun günlüğünde gördüğümüz kadarıyla yazmaya başladığında ne yazacağına dair hiçbir fikri yok. Sadece belirli temalar, notlar var ya da bir fotoğraf. Artık 19. yüzyılda değiliz. “Form budur, böyle yazılmalıdır!” diye bir durum söz konusu olamaz.

Peki, Türkiye tiyatrosuna dair neler biliyorsunuz? 

Dürüst olmak gerekirse çok iyi bilmiyorum. Sedef Ecer’i tanıyorum. Fransa’da her yıl üç hafta süren Dramaturji Festivali olur. Özellikle seçtiğimiz bir ülkeden gelen yazarlar veya farklı ülkelerden gelen yazarlar toplanır. Dramaturji, daha doğrusu yazı üzerinden o ülkedeki politik, tematik, sosyal, sanatsal sorgulamaların yazı üzerinden yansımasını görürüz. Berkun Oya’yı orada tanıdım. Bu bahsettiğim de altı yıllık bir hikâye. Daha öncesinde Türkiye tiyatrosuna bağlanmak adına bir aracım yoktu.

Son olarak… Sizce tiyatro ne olmalı ya da ne olmamalı?

Tam olarak ne olması gerektiğiyle ilgili bir şey söylemek çok zor ama bence tiyatronun amacı; insanların bir araya gelerek dünyaya dair bir meseleyi hassas bir noktadan sorgulamaları, onunla ilgili düşünce üretmeleri ve o düşüncenin yansımasını birbirleriyle paylaşmaları olmalı. Buradan da “Ne olmamalı?” sorusunun cevabını vermiş olacağım aslında. Tiyatro keşfe dair olmalı ve hatalı, sahte, kendini tekrar eden, öğretici olanın karşısında durmalı.

Çeviri için Fehmi Karaarslan‘a teşekkür ederiz.

13.03.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.