Selen Korad Birkiye: “Dramaturg, Türk Tiyatrosunda Ne İdüğü Belirsiz Bir Kavram”
Selen Korad Birkiye

Selen Korad Birkiye: “Dramaturg, Türk Tiyatrosunda Ne İdüğü Belirsiz Bir Kavram”

Emel Kabataş

emelkabatas@zorunlusahne.com

Selen Korad Birkiye, dramaturji denince Türkiye’de ilk akla gelen isimlerden biri. Aynı zamanda akademisyen olan Birkiye, İstanbul Devlet Tiyatrosunda 2001 yılından beri dramaturg olarak çalışıyor. Kendisiyle ülkemizde önemi yeterince anlaşılmayan dramaturjiyi, tiyatromuzun dünyadaki yerini ve tartışma konusu olan güncel meseleleri konuştuk.

Türkiye’de bir dramaturg tam olarak ne yapar ya da dramaturg nedir?

“Bu ülkede dramaturg ne yapar?” derken, “İstanbul Devlet Tiyatrolarında mı, özel ya da ‘alternatif’ tiyatrolarda mı?” diye sormanın yanı sıra, “Bugün mü yakın geçmişte mi?”, “Herkes mi yoksa ben mi?” diye sormam da lâzım. Genel olarak dramaturg, Türk tiyatro dünyası içinde ne idüğü belirsiz bir kavramdır. Dramaturgun aslında ne olduğunu tam da kafasında çözemeyenler için varlığı gereksiz olan, nasıl faydalanacağını bilenler içinse büyük bir rahatlıkla tartışıp başka noktalara gidebileceği bir sıçrama tahtası, yani entelektüel destek bulacağı bir uzman olduğunu söyleyebilirim.

Soruyu spesifikleştirecek olursak; kurum tiyatrolarında dramaturglar ne iş yapar?

Ödenekli kurum dramaturgları, prodüksiyonda çalışması dışında, gelen oyunlar hakkında rapor yazar, oyun dergilerini ve gerekiyorsa başka yayınları hazırlar, özel projeler oluşturabilir, kurum içi ve dışından oyun arayanlara yardımcı olur, yazarlar ve çevirmenlerle oyunların geliştirilmesi ya da su yüzüne çıkması gibi konularda muhatap olurlar. Genelde çevirisi bozuk oyunları prodüksiyon aşamasında baştan çevirerek -bilâ ücret- sahneye uygun hâle getirirler.

Peki ya yurt dışındaki uygulamalar?

Bunlar ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Hepimizin kafasında bir Alman tiyatrosu ideali var: Yani yönetmenle birlikte oyunu yorumlayıp farklı bir okuma getirerek belki de oyunun var olan tiyatroya, konjonktüre göre yeniden yazılması çalışmasında bulunan entelektüeller akla geliyor dramaturg deyince. Ancak bu idealde kaçırılan bir nokta var; o da Batı’nın ve özellikle Almanya’nın tiyatro ve diğer sanatlarla olan binlerce yıllık ilişkisi. Günümüz Alman tiyatro izleyicisi için bir Sophokles’i, Lessing’i ya da Moliére’i otantik bir sahnelemeyle izlemek pek bir şey ifade etmez; çünkü zaten bu sahnelemelere doymuştur. Bu nedenle o metnin yönetmen ve dramaturgu tarafından yeniden ve farklı bir gözle okunmasından, metin içinde yapılan kimi oyunların (budamalar, eklemeler, metinlerarasılıklar vs.) peşinde koşmaktan ve kendini zorlamaktan haz alır. Hatta ‘90’lardan itibaren bu tarz sahnelemeler de pek çok izleyici için miadını doldurmuş, tiyatronun daha performatif alanlarına, yani post-dramatik tiyatronun peşinden gitmeye başlamıştır. Bizim hâlâ hayranlıkla seyrettiğimiz Ostermeier’in ya da Kate Mitchell’ın sahnelemelerine “modası geçmiş ‘80’lerin tiyatrosu” eleştirileri gelmeye başlamıştır. Türkiye’ye dönüp baktığımızda fark çok net anlaşılacaktır sanırım.

Türk tiyatrosunda dramaturjiye bakış açısı ve yönetmenlerin dramaturglarla çalışma biçimleri nasıl?

Türk tiyatrosunun dramaturjiye bakışı daha Anglo-Sakson ağırlıklıdır. Yani metni izleyiciye en iyi kendisini anlatacak şekilde sahneye taşımaktır esas amaç. Gerçi son yıllarda farklı okumalara gidiliyor ama genel eğilim hâlâ aynı. Bir yönetmenin dramaturgdan istediği de metnin içinde yapılan budamalar, takdim tehirler, dilin gözden geçirilmesi, odakların belirlenmesi, bazı yerlerin yeniden yazılması, şarkı sözlerinin yazılması ya da tarihî, toplumsal vs. göndermelerin saptanması vasıtasıyla oyuncu kadrosunun algısını netleştirme, oynanabilirliği kolaylaştırma ve izleyicinin alımlamasını yönlendirme düzeyinde kalıyor. Yönetmenle dramaturg arasında güven ilişkisi kurulmuşsa, yönetmen onu bir dış göz olarak kullanmaya prömiyere kadar devam ediyor. Ancak bazı yönetmenler hâlâ dramaturgu gücünü paylaşacağı bir tehdit olarak algılayabiliyorlar. Burada yönetmenin eserin sahnede nihaî yorumlayıcısı, dramaturgun ise bir uzman ya da danışman niteliğinde olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Repertuvar hazırlanırken sürece ne kadar dâhil oluyorsunuz?

Repertuvardan sorumlu müdür yardımcılığı yaptığım dönemlerde en azından kendi çalıştığım bölgede bu sürece son derece aktif katıldığımı söyleyebilirim. Diğer zamanlarda ve DT’nin diğer bölgeleri içinse son iki seneye kadar sınırlı ölçüde de olsa bir etkimiz vardı; oyun önerilerimizi genel müdürlüğe ve bölge müdürlerine iletirdik. Ancak son iki sezondur hem bölgemizin hem de DT genelinin repertuvar oluşturma çalışmalarından -sadece ben değil, pek çok dramaturg arkadaşımla birlikte- soyutlandığımızı, hatta repertuvarı izleyicilerle birlikte basından öğrendiğimizi bile söyleyebilirim.

Kurum tiyatrolarının kadrolu dramaturgları olmasına rağmen bazı oyunlarda dramaturg ile çalışılmadığını görüyoruz. Sebebi nedir? Gerek görülmüyor mu acaba?

Birkaç yıl önce DT’nin bir genel müdürü, dramaturji için “Gereksiz bir bölüm, kapanması lâzım.” demişse burada birkaç noktayı açıklığa kavuşturmak lâzım. Birincisi; dramaturjiden nasıl yararlanacağını bilemeyen bir “sanat yönetmeni” ve astlarının varlığının böylesine büyük bir kurum için ne büyük bir zaaf oluşturduğu gerçeğidir. İkincisi ise; böylesi bir kurumsal iklim içinde dramaturgların kendilerine olan saygılarını ve motivasyonlarını gün geçtikçe yitirmeleriyle ortaya çıkan uzaklaşmanın yarattığı sanatsal kan kaybıdır. Gittikçe repertuvar oluşturma görevinden de uzaklaştırılan dramaturglar belki şimdi daha çok oyunda görev alıyorlar ama bu görevlendirmelerde oyunun ya da yönetmenin dramaturga duyduğu ihtiyacın ne kadar göz önüne alındığı tartışılabilir.

Özel ve alternatif tiyatroların sahneledikleri oyun künyelerinde ise neredeyse hiç yok…

Evet. Özel tiyatrolar genellikle dramaturga boşa para harcanan fuzulî bir iş(çi) gözüyle bakıyorlar. Hatta geçtiğimiz sezon çalıştığım ve yönetmenin isteğiyle dâhil olduğum bir oyunun “oyuncu patronu”; diğer oyuncular ve yönetmen, tasarımcılar, koreograf dâhil tüm yaratıcı kadronun çok verimli bir dramaturji çalışması olduğunu söyledikleri süreç için, dramaturga “Siz dramaturgluk yapmadınız ki!” diyebilme cehaletini göstermiştir. Tabi dramaturjinin bir oyuna katkısı bir tasarımcı ya da oyuncu kadar somut olmadığı için bunun derecesini ispat etmek mümkün değildir ve bazıları cahil cesaretiyle hakkınızı yemeyi kendilerinde hak görmektedirler.

Zaten malî sorunlarla boğuşan alternatifler ise bunu ya “gönüllü yapılması gereken” bir çalışma olarak görüyor ya da “ekip çalışması” adı altında kendileri yapmayı tercih ediyorlar.

Sizce Türk tiyatrosu dünya tiyatrosunun neresinde? Ve Türkiye dünyanın neresinde acaba? Gelişmiş ülkelerden bakılınca nasıl görünüyoruzdur?

Ben size sorayım: Dünyada saygın yayınevlerinden çıkan tiyatro tarihi, çağdaş tiyatro vs. kitaplarını taradığınızda kaçının içinde “Türk tiyatrosu” diye bir bölüme rastlıyorsunuz? Ve bu bölüm içinde neyle var oluyorsunuz? Yazarları mı, oyuncuları mı, önemli yönetmenleri mi, kendine özgü tiyatro diliyle mi, neyle? Dünyadaki önemli tiyatro festivallerinin ana programında çağrılı olarak oynanan kaç tiyatro oyunu var Türkiye’den? Yurt dışında herhangi bir tiyatro profesyoneline Türk tiyatrosuna dair bildiği üç ismi saymasını istediğinizde ne söylüyor size? Tabiî ki başarılı tiyatro insanları, yapımlar vs. var. Ama bunlar genele yayılarak bir Türk tiyatrosu nosyonu oluşturuyorlar mı?

Bu geri kalmışlığın asıl sebepleri neler?

Geleneksizlik. İki bin beş yüz yıllık Batı tiyatrosunun karşısında, aynı kulvarda, aynı tarz oyunlar sunmakla geçen yüz elli senelik bir Türk tiyatrosu tarihi. Rönesans ve Aydınlanma geçirmemiş bir toplum. Demokrasi ve özgürlüğün slogan düzeyinde kaldığı bir zihniyet. Bütün bunlara baktığınızda tiyatromuzun dünyadaki yeri iyi bile sayılır.

Bu bağlamda, geçtiğimiz aylarda LGBT Onur Yürüyüşü ekseninde dönen tartışmaları ve bazı medya organlarınca hedef gösterilmenizi nasıl değerlendirirsiniz?

Günün atmosferi bunu besliyor. Muhafazakârlaşma sürecindeki Türkiye’de farklı düşünme, istenilen bir olgu değil. Hatta nedense tehlikeli bile görülüyor. Çünkü toplum hâlâ kolayca baştan çıkartılabilen, ruhen ve aklen gelişmemiş bir çocuk gibi algılanıyor muhafazakâr zihniyetlerce. Bu durumda da farklılık, zenginlik değil de tehdit olarak algılanıyor. Sadece LGBT değil, etnik kimlikten yaşam tarzına, dinî görüşten çocuğunuza koyduğunuz isme kadar her şey bunun bir parçası olma yolunda ilerliyor. Dolayısıyla, özellikle adı çıkmış “maşa” bir medya organının arada belli hedefler seçip saldırması, bunlar üzerinden de hem o kişiyi hem de demokrat ve özgürlükçü düşünenleri sindirmeye çalışması son hızıyla sürüp gidiyor. Aslında anayasanın bize verdiği hakları hedef gösterme vesilesi yapan o yayın organına karşı savcılık tarafından kamu davası açılması gerekirdi.

Bütün bunların çözümü nerede peki? Ya da bir çözümü var mı?

Bunun çözümünün siyasî düzeyde olduğu çok açık. Ama gelinen nokta durumun daha da ağırlaştığını gözler önüne seriyor.

Tiyatrodan çok uzak olanları geçelim. Kurum yöneticilerinin tiyatroya bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kurum yöneticilerinin iki vizyonu olması gerekir. Birincisi; örneğin misyonundan yola çıkarak DT’yi orta ve uzun vadede nerede ve nasıl görmek istediğidir. İkincisi; tiyatro sanatından ne anladığı. Tiyatroyu müzelik bir kendini tekrar etme eğlencesi olarak mı yoksa çağla ve toplumla birlikte evrilen, ihtiyaçları farklılaşan kolektif bir sanatsal ifade aracı olarak mı görüyorlar? Birincisinin cevabını son haftalarda çıkan gazete haberlerinde, ikincisini de yakın geçmişte ve önümüzdeki sezon sahnelenecek oyun repertuvarlarına bakarak hemen görebilirsiniz.

Önümüzdeki sezon demişken… Devlet Tiyatroları 2016-2017 sezonunu yerli oyunlarla açacağını açıkladı. Bazılarının desteklediği, bazılarının ise şiddetle eleştirdiği bu kararı faydalı buluyor musunuz?

Devlet Tiyatrosunun misyonlarından birisi “yerli yazarı” desteklemektir. Bu nedenle zaten yerli oyunların yüzdesi daha yüksektir. Esas olarak repertuvarın içinde denge gözetilmesi temel ilkedir. Yani yeni, çağın, dünyanın, memleketin ruhunu ve meselelerini yakalamış riskli oyunlar kadar, bir nevi klasikleşmiş, nitelikli, yani garanti oyunları bir arada sahnelemek DT’nin misyonuna uyar. Böylece hem yeni yazarlar desteklenir hem de ulusal tiyatro yazınından nitelikli eserler izleyiciyle buluşturulur. Yerli oyun repertuvarında bu dengeye dikkat edilmesi ve özellikle büyük şehirlerde daha çağdaş oyunların ağırlığının arttırılmasını kendi adıma faydalı bulurum. Ancak son kertede oyunun iyi olup olmadığını belirleyen yerli mi yabancı mı olduğu değil, meselesini nasıl ortaya koyduğudur. Bu durumda pek çok yabancı oyun, içinde kendimizden pek çok şeyi bulmamıza neden olabilir. DT yıllardır yerli oyunlarla sezon açıyor, yabancı oyunları ikinci turda devreye sokuyor. Bu yeni bir uygulama değil. Burada tartışılması gereken, repertuvar açıklamasında yer alan “hümanist-vatan milliyetçisi” vurgusunun ne anlama geldiği olmalıdır.

15.09.2016

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.