Sevinç Erbulak: “Murathan Mungan, ‘Her İnsan Ailesinde Ölür Sonunda!’ Demiş; Haklı”

Sevinç Erbulak: “Murathan Mungan, ‘Her İnsan Ailesinde Ölür Sonunda!’ Demiş; Haklı”

Pınar Çekirge

Neredeyse yirmi sekiz yıl önce bir ağustos akşamında tanımıştım Sevinç’i. Bal rengi gözlerine hayran kalmıştım görür görmez. Telâşlıydı, yerinde duramıyordu. Noktasız, virgülsüz konuşuyordu. Tek kelimeyle cümleler kuruyordu âdeta. Kedilere tutkundu. Sokak kedilerine. Yaz güneşinde, iskele parklarında, terk edilmiş kedi yavrularına. Daha ilk karşılaşmamızda sevdik birbirimizi aslında. Biliyorum, çok sevdik.

Dünün “Kırmızı Başlıklı Meryem”i, defalarca yılın en iyi kadın oyuncusu ödülü kazanmış bir aktris artık. Yüzünde Juliet’in hırçın ifadesi, Nihal’in dışlanmış ıssızlığı, Ophelia’nın kan pıhtısı yalnızlığı, Necla’nın dizginsiz arzuları, Meryem’in çıkışsızlığı, Seniha’nın savurgan özentileri ve daha onlarca karakter… Diyebilirim ki, sadece “Kelebekler Özgürdür”de yaşar kıldığı Jale kompozisyonu bile onun dünya standartlarındaki oyunculuğunun tartışılmaz bir belgesi olmuştur. Sonrasında “Tekrar Çal Sam”, “İstanbul Efendisi”, “Tarla Kuşuydu”, “Bekleme Salonu”, “Şark Dişçisi”, “Ayrılık”, “Hastalık Hastası”.

Beş yaşında mıydı Açıkhava Tiyatrosu’nda Rudolf Nureyev’i izlediğinde? Büyülenmiş gibiydi sanki. Sahnede insanlara dokunulabileceğini, sanatın uçsuz bucaksızlığını ilk orada Nureyev’i izlerken alımlamıştı zaten. Evet, kararını o akşam vermişti; sahnede olacaktı. Pusulası tiyatroydu bundan böyle.

Sevinç’in sahnede çoğaldığını fark etmişimdir her izleyişimde. İşte nasıl desem, Birsen Kaplangı, Nisa Serezli, Füsun Erbulak, Halide Pişkin, Ayfer Feray, Nevra Serezli, İrma Toto Karaca, Şevkiye May; hepsi ve Sevinç bir aradaydılar sanki.

Sahne illüzyonu ve ustalık katındaki oyunculuk tekniğiyle sahnede yeni bir üslûp, farklı bir dil yarattı Sevinç Erbulak. Anlık ve kolay şöhretin yükseltildiği, yere göğe konulamadığı günlerde yolundan sapmadı, ilkelerinden ödün vermedi hiç. Her neyi yaşıyor, neyi hissediyorsa onu oynuyor, yazıyor, söylüyor, anlatıyordu. Cesurca el sıkışmıştı hayatla çünkü.

Her repliğin soluğunu duydu, atardamarına dokundu. Her repliğin soluğunu, atardamarını kendi soluğu, atardamarıyla bütünleştirdi. Tutkusunu, sezgilerini kattı oyunculuğuna. Yürekte ve bellekte kalan nice karakterlere can verdi peş peşe. Sanatın kıyısında oyalanmadı hiç. Gün geldi en tehlikeli sınırlarında da dolaşabildi. Cesurca, gözünü bile kırpmadan. An oldu sözden umut çoğalttı, sözden sevgi. Yaşadığı yüzyılın tanığı ve gözlemcisi, sahnede sesli harfimiz oldu her zaman.

1996 yılının soğuk bir mart öğleden sonrasıydı, hatırlıyorum. Bir vakitler Füsun Erbulak ile Ayberk Çölok’un sahne aldığı Galatasaray Lisesi’nin Tiyatro Salonu’nda, Sevinç’i “Bozuk Düzen”de alkışlamıştım ilk kez. 

Kuliste, fuayede, dekorların arasındaydı zaten küçüklüğünden beri. Günün birinde Ali Poyrazoğlu sahneye itivermişti onu. Babasıyla aynı sahnedeydi artık. Ufacık rolleri vardı; bakkala giden, pencereden seslenen, elinde pankartla dolaşan küçük kız gibi. 

1998 yılında Füsun Erbulak ile paylaştı aynı sahneyi. 

“Kelebekler Özgürdür”de anne ve kız dakikalarca ayakta alkışlandılar. Sonrasında “Sonbahar” dizisinde yine beraberdiler.

Ali (Poyrazoğlu) ağabey beni sahneye bıraktı, sahneye emanet etti. Düşünsenize, karşımda hayatımın en güvenli limanı, babam, Altan Erbulak vardı. Babam bana baktı, ben ona baktım bir an. Babam belki de dünyanın en basit repliğini söyledi. ‘Ne istiyorsunuz?’ deyip çıkacağım aslında, olmadı. Yapamadım. Yine uzun uzun babama baktım, birbirimize baktık, seyirciye baktım ve çıktım sahneden. Çok şaşırdı Ali Ağabey bu duruma. ‘Senden hiç beklemezdim.’ dedi. Ertesi hafta ‘Bir kere daha denemek istiyorum,’ dedim. Çıktım sahneye, artık tutuk değildim. Babamla karşılıklı oynadık. Ali Ağabey getirdi bana bin TL para verdi, o parayı hâlâ saklıyorum. Profesyonel hayatımı Ali Poyrazoğlu’nun o sırada arkamda olup beni eliyle sahneye bırakmasına borçluyum, diyebilirim şimdi.

“Kuliste, sahnede hep bir aileydik aslında. Füsun ve Altan Erbulak kadar Nevra Serezli de annemdi meselâ. Ercan Yazgan, Metin Serezli, Mete İnselel ise babam.”

Dedim ya, Sevinç’i ilk kez “Bozuk Düzen”de izlemiştim. Sonrasında “Çalıkuşu”, “İstanbul’un Gözleri Mahmur”, “Derya Gülü”, “Aşk-ı Memnu”, “Yaprak Dökümü”, “Sefiller”, “Meraki”

“Kelebekler Özgürdür”, “Kiralık Konak”, “Torun İstiyorum”, “Haydi Mars’a Gidelim”, “İstanbul Efendisi”, “Tekrar Çal Sam”, “Tarla Kuşuydu”, “Şark Dişçisi”. O küçücük kız sahnede büyüyor, büyüyordu.

Öğrencilik yıllarında amatör bir ruhla, canla başla, büyük keyif alarak hazırladıkları “Şeksi”de yaşar kıldığı Ophelia rolünü hâlâ özlemle andığını, hiç unutmadığını biliyorum. Bazı rollerde kalbinin kaldığını da…

Toron Karacaoğlu okuldan hocamdı. “Kiralık Konak” adlı oyunda dede-torunu oynamıştık. Bir akşam sahnedeyiz, oyun doludizgin devam ediyor, arkasını dönüp ‘Sevinç, fenalaştım. Oyunu hızlandır.’ dedi usulca. Düşünsenize, yirmi bir yaşındayım. Oyunu panik içinde nasıl süratlendirdim, Toron Hoca ile sahneden nasıl çıktık anlatamam. Nöbetçi rejisör Tarık Şerbetçioğlu’ydu, ‘Oyunu keselim hocam.’ dedi. Toron Hoca dönüp Tarık’a bir bakış fırlattı ve eliyle “Devam edeceğiz” işareti yaptı. Sadece kapıda bir ambulansın hazır tutulmasını söyledi. Toron Hoca hiçbir şey olmamışçasına sürdürdü rolünü. Perde kapandığında ambulansa doğru sahne kostümüyle yürüdü, dimdik, aksamadan. Meğer yediği tavuktan zehirlenmiş. O akşam Toron Hoca için bir oyunu yarıda bırakmak için ancak ölmek gerektiğini öğrendim. Bana o geceye kadar çok şey öğretmiş bir hocadan bahsediyorum ama o en son öğrettiği, dört sene boyunca öğrettiklerinin çok fevkinde bir şeydi; çünkü bire bir uygulatarak yaşattı. Onlar nasıl bir kuşak bilmiyorum, armağan gibiler bizlere.

Ersan Uysal provalarda ve sahnede bana adeta evimde, odamdaymış gibi hareket etmeyi öğretti. Diyebilirim ki, kimi keskin köşelerimi onun silgisi yumuşattı, mükemmeliyetçi taraflarımı onun şakaları kırıp attı, dokunarak, göz göze bir eğitimdi bu. Ersan Uysal da, Ayla Algan ve Hümeyra gibi, sahne üzerindeki ilk hocalarımdan biriydi ve hep öyle kaldı.

“Meslekî anlamdaki Sevinç Erbulak olarak kapladığım alanı, beni seyreden bir insana hissettirdiğim her şeyi Savaş (Dinçel) Hoca’ya borçluyum, diyebilirim. Sadece sahneden bahsetmiyorum. Oyunculuk değil bu bahsettiğim; sevgilime nasıl davrandığımı da sinirlendiğimde nasıl tepki vereceğimi de Savaş Hoca belirliyor hayatta. Ve tabiî ki Yiğit Sertdemir. Beraber “Bekleme Salonu”nda çalışmıştık. Benden yaşça küçük olmasına rağmen o da hocalarımdan biridir.”

“Sahnede tek kişilik bir başarı mümkün değildir. Başarı, sahnedeki herkesin paylaşması gereken bir durumdur çünkü. Ruhların sevişmesi gibi bir olaydır sahnede oyuncuların yaşadığı. Ancak böyle bir kaynaşmayla izleyici ve oyuncu arasında bir tür Avatar gelişim gösterebilir, organik bir bağ kurulabilir.”

Şehir Tiyatrosu alaylı ve akademik geleneğin karması olma özelliğini hâlen korumakta. Kuşkusuz, günümüz koşulları alaylı geleneğin devam etmesini engellemekte. Okullar, kurslar, konservatuvarların sayıca çoğalması bunun en önemli nedeni bana göre. Alaylı geleneğin harika bir şey olduğunu savunuyorum. Onlar bize hiçbir yerde yazılı olmayan kuralları, teknikleri, duruşları yaşatarak, göstererek sahnede, kuliste oyunculuğu öğrettiler. O dönemlerde oyunculuğun doldurulması gereken ‘çile’si varmış, diyorum. O çile çekildikten sonra oyuncu olunurmuş.”

“Martı” oyununun dördüncü perdesinde Nina, Trigorin’i kast ederek: ‘Demek o da burada. Olsun!’ der. İşte bu replik bana göre dünyada yazılmış en güzel repliktir.”

O bütün oyunları, geçmişi, geleceği, bugünü konuşurken, birbirimize anlatacak, paylaşacak meğer ne çok şeyimiz varmış, diye düşündüm bir an.

Tül mavisi dağları özlediğimi ayrımsadım. Doru atlara binip giden, güzel, haysiyetli, safkan oyuncuları… Tomris İncer, Kamuran Usluer, Hadi Çaman, Şükriye Atav, Şevkiye May, Perihan Tedü, Gülistan Güzey, İsmet Ay’ı hatırladım. Derhal, mutlaka, her hâlde ödemeyeceğimiz gönül borçlarımızı… Gözyaşlarım çoğaldı. Ağlayabilsem yüreğimin pasını arındırabilirdim belki. Olmadı, yapamadım.

“Baban haklıydı Sevinç.” diye mırıldandım: “Akvaryumda yaşamaktansa denizde ölüm doğumdur!”

Ve derken, yanağımdan süzülen yaşların dudağımda bıraktığı tuz…

Geçen hafta “Hastalık Hastası”nı izler izlemez, Sevinç’e sorularımı sıraladım:

Dile kolay, tam altı sezon sonra, “Hastalık Hastası” ile yeniden İstanbul Şehir Tiyatrolarındasın. Seni çok özlemiştik. Aslında sahneden koptun, diyemem. “Ayrılık” ile yoğun zamanlar yaşadın. Yine de o süreci sorsam, o altı sezon nasıl geçti?

Şehir Tiyatrosundan uzak altı sezon nasıl geçti, anlayamadım. Dediğin gibi, dışarıda tiyatro yaptım. 19 Ocak 2019’da, yani “Hastalık Hastası”nın ilk provasında içimde neyin eksildiğini, bana gerçekte neyin iyi geldiğini ayrımsadım. Ruh ve kalp olarak yenilendiğimi hissettim Pınar. Kuşkusuz uzak kaldığım dönem kendi içinde çok öğreticiydi. İnsana, hayata, dostluklara, neredeyse bütün kavramlara ilişkin dersler, güzel sonuçlar çıkarttım. Sanki çok uzun bir seyahatten, dünya turundan sonra evime dönmüş gibiyim. Bana o evin sıcaklığını, samimiyetini yaşatansa çalıştığım ekip oldu.

Toinette rolünü Birsen Kaplangı ve Hikmet Körmükçü’den (“Meraki”yi hatırlıyorum şimdi, Rıhleti. Ali Taygun’un kızı Selma’yı yaşar kılmıştın. Imadi’de Eraslan Sağlam, Celma’da Mahperi Mertoğlu, Tamiz’de Tolga Yeter ve tabi hizmetçi rolünde Hikmet Körmükçü harikalar yaratmıştınız.) devraldın. Bu nasıl bir duygu? 

Çok romantik, çok hoş bir duygu diyebilirim. Biliyorsun, enerji aktarımına, el vermeye, uğur getirmeye, uğurun devamına inanan biriyim. Birsen Kaplangı ve Hikmet Körmükçü’den bu rolü devralmak öylesine güçlü bir enerji ki! Biri bir, diğeri diğer omuzumda. Toinette’i okurken, çalışırken, denemeler yaparken çok sevdim. Şimdi en büyük merakım benden sonra bu rolü kimin üstleneceği. Bir sihirli kürem olsa keşke!

Oyuna nasıl hazırlandın?

Çok hızlı ezberledim ki deneme, yanılma, rolü daha iyi çözümleme imkânım olsun. Son derece zarif bir prova süreci yaşadık diyebilirim. İçimdeki Toinette’e baktım. Tıpkı diğer rollerimde olduğu gibi, o da benden parçalar taşıyordu. Ve sanırım, Toinette’i çok sevdim… Çok seviyorum.

İzleyicinin beğenisini selamda aldığın alkışlardan biliyorum. Peki ya Kavin? Füsun Erbulak, Ayşe Erbulak nasıl buldular oyunu?

Annem, ablam, kızım üçlüsünde öncelikle Kavin’den bahsetmek istiyorum. Bizim müzikallerde küçüktü; onları çok net hatırlıyor, diyemem. “Ayrılık”ı çok sevdiğini biliyorum. “Hastalık Hastası”ndaysa, annesini ilk kez sahnede bu kadar yaramaz bir karakterde gördü. Oyun bitiminde bana sımsıkı sarıldı, güzel eleştirilerde bulundu. Annem, 1 Mayıs akşamı, kucağında defteri, not alarak izledi oyunu ve düşüncelerini aktardı. Ablam da annem ve kızım da oyunu beğendiler.

Hatırlar mısın, bana Murathan Mungan’ın bir sözünden bahsetmiş, “Her insan ailesinde ölür sonunda.” demiş ve tiyatrocu olmanın bir türlü yazgı olduğunu belirtmiştin. Kavin de bu yazgıya ortak mı, ne dersin?

Ortak olmasını, dedesi, anneannesi, annesi, teyzesi gibi sevdiği işi yapmasını çok isterim. Aslında en büyük hayalim, kızımla bir gün aynı sahneyi paylaşmak. Ama seçim Kavin’in. Bu yazgıyı kabul edip etmemek de.

Şöyle bir notun vardı: “Saadet sadelikle mümkün.” “Aşk-ı Memnu”da Firdevs Hanım’ın repliğiydi. 

Kaç sene evvel, kim bilir kaç yüz kere oynadık o güzel oyunu? Bu cümleyi Betül Arım söyledi her gece, kaç yüz kişiye… Bazı cümlelerin ne kadar güzel olduğunu anlaması  için insanın zamana ihtiyacı var.

Böyle cümlelerin, repliklerin kim bilir ne çoktur? İlk aklına geleni sorsam…

“Efendi ne yaptığının farkında değilse, sağduyulu hizmetçiye onu yola getirmek düşer.” Moliere’in bu repliğine âşığım.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.