Will Usta’dan Tarifler: “Romeo ve Juliet’in Tarifsiz Hikâyesi”

Will Usta’dan Tarifler: “Romeo ve Juliet’in Tarifsiz Hikâyesi”

Zorunlu Sahne

Tufan Afşar

SahneAltı, İstanbul’da hayata başlayan yeni tiyatrolardan birisi. Her ne kadar maddî-manevî zorluklar olsa da üretme isteğine pek gem vurulamıyor, iyi ki de vurulamıyor. Belki her deneme başarıya ulaşmayabilir; bu zaten yola çıkarken göze alınan bir risktir. Ama bu riski göze alanlara şans vermenin sorumluluğunun da seyirciye düştüğüne inanıyorum. Çıktığı yolda SahneAltı’na başarılar diliyorum.

“Romeo ve Juliet”, ölümsüz William Shakespeare’in en çok bilinen oyunlarından birisidir. Dünyada tiyatro ile bağı, ilgisi ve bilgisi olmayan kişiler bile bir aşk hikâyesi olarak “Romeo ve Juliet”i duymuştur. Herkes hikâyeyi ucundan kıyısından bir şekilde bilir. Peki, bu kadar bilinen bir hikâye yeniden yazılabilir mi? Bora Pak işte bu netameli işe kalkışmış.

Romeo ve Juliet, 2017’de mezarlarından çıkıp bize hikâyelerini kendi açılarından anlatmaya başlıyorlar ve tabiî ki oyunun merkezinde gönüllerin sultanı balkon sahnesi yer alıyor. Mezarlarından çıkan Romeo ve Juliet, balkon sahnesini tüm aşk dolu hâlleriyle yeniden canlandıracak iken, zamanla önce Romeo’nun ve sonra da Juliet’in birbirleri için Capuletler’in partisine gitmediği ortaya çıkıyor. Bu süreçte Dadı ve Rahip’i de sahnede görüyoruz ve hikâyede simetrik olarak Romeo ve Juliet’i nasıl etkilediklerini anlıyoruz.

Metnin Shakespeare tarafından özellikle hızlı geçilen kısımlarını ve bırakılan gedikleri oldukça güzel yakalayan Pak, bir de bu ilişkiyi bugünden yorumlayarak ele almış ve bunu asıl metinden oynanan kısımlarda Shakespeare’in diliyle çelişmeden yapmayı başarmış. Bir edebiyat eseri olarak değil, tam da Shakespeare’in yazdığı teknikle yazılmış bir oyun olması (sahne üstünü düşünerek) bu genel uyumluluğa katkıda bulunmuş olabilir. Sonuç olarak oldukça organik ve dinlemesi keyifli bir metin ortaya çıkarmış Bora Pak.

Sahnelemeye geldiğimizdeyse; sahnede sadece açılır bir tahta merdiven var. “Nasıl yani? Koskoca ‘Romeo ve Juliet’ böyle mi anlatılıyor?” diye sorabilirsiniz. Evet, tam da öyle. Hem de yönetmen Hakan Atalay’ın bu tercihi sayesinde oldukça başarılı bir şekilde anlatılıyor. Merdivenin her tarafı kullanılıyor. Bu sadelik, hızlı ilerleyen hikâyeyi daha iyi dinleyebilmemize olanak sağlıyor. Ancak sahneler ilerledikçe bazen merkeze yığılıp kalıyor oyun. O anlarda seyirci olarak sahnenin biraz daha açılarak kullanılmasını, biraz rahatlamayı istedim.

Oyun başlarken oyuncuların geliş anları oldukça grotesk, mezardan çıkmışlıklarına uyan bir tavırda; ancak ilk replikle beraber o durumlarından eser kalmıyor. Oyunun daha başı olduğu için yeni durumu da kısa sürede kabul ediyoruz; ancak birbiriyle uyumsuz ve daha sonra hiç karşılaşmayacağımız bir şekilde geliyorlar ve orada kalıyor bu tavır. Oyunun finalinde ise bir tutukluk hâli vardı. Belki de ufak bir düzenlemeyle, toparlamayla çözülebilir bir sorun; çıkışlarında “Çıkacaklar mı? Tamam, oyun bitti ama neden çıkamadılar bir türlü?” diye düşündürüyor, düşük kalıyor. Ama arkaya gittikten sonra -kısa bir süre bile olsa- orada hâlâ konuşmaya devam ediyor olmaları da tebessüm ettiren ve oluşan etkinin hemen kaybolmamasını sağlayan güzel bir bütünlük yaratıyor. Hakan Atalay, zor olanın üstesinden becerikli bir şekilde gelip izlenmesi çok keyifli bir oyun ortaya çıkarmış.

Kostüm tasarımında Ayşenur Arslanoğlu’nun sade ve esprili tercihleri, yerinde ve yeterli. Belki Dadı ve Rahip için biraz daha oyuncu, daha hınzır tercihlerde bulunabilirmiş. Oyunun gidişatı buna olanak sağlıyor; ancak bu sadece “Belki şu da mı olabilir? Kuş da kondurabilir miydi?” tarzı bir eleştiri elbette. Tebrikler Ayşenur Arslanoğlu!

Işık tasarımında Mustafa Karakoyun, atmosferi güzel yaratmış; ancak oyun ilerledikçe, özellikle Romeo Dadı’yı, Juliet Rahip’i canlandırırken biraz kısır kalmış ışık tasarımı. Buralarda daha yaratıcı davranabilirmiş diye düşündürttü. Ayrıca oyunun başında sahnenin arkasında, yerde duran spotu gördükçe “Acaba ne zaman kullanacak? Bir yerde bir şaşırtma yapacak mı onunla?” diye bir beklenti içerisine girdim ve o kırmızıyı sadece finalde, kısacık bir anda gördüm. Daha öncesinde de bir şekilde kullanmasını istedim açıkçası. Ortalamanın üstü, işlevsel bir tasarım; ancak biraz daha bol kepçe davranabilirmiş Mustafa Karakoyun.

Gelgelelim yazar Bora Pak’tan oyuncu Bora Pak’a. Romeo’yu genelde düşülen yanlışlıklara düşmeden yorumlamış. Aptal âşık, saf çocuk, ayran gönüllü diye karakteri yargılayarak başlamamış; onu gerçekten anlamaya çalışmış ve Shakespeare’in ötesindeki Romeo’ya başarılı bir şekilde taşımış. Zamanlamaları, tavırları ve sesini kullanımı, karakterinin bütünlüğü içinde tamamen doğru. Ancak yine de daha ileri gidebilecekken o son adımı atamıyor oyunculuğunda; sanki onu tutan bir şeyler var. Bence oyunun hem yazarı hem de oyuncusu olmanın getirdiği bir handikapa düşüyor ve kendi metninin ağırlığı o son adımı atmasını engelliyor. İstemeden de olsa karakterini inşa ederken metnini düşünmeyi bırakamamış. Çünkü partneri ile çok iyi bir iletişime sahipler; ancak Ayfer Tokatlı o son adımı da atıp oyunculuk için çok özgürleştirici bir alana ulaşabilirken Bora Pak eşikte kalıyor. Bu elbette ki olmadığı, yapamadığı mânâsına gelmiyor; oldukça samimi ve iyi oynuyor ama yine de onu tutan bir ağırlık olduğunu hissediyorsunuz. Hatta Dadı’yı canlandırırken bu daha çok görülüyor diyebiliriz; çünkü bir yandan Dadı’yı oynamanın keyfini çıkartırken, bir yandan (tahminimce) kendi metnindeki işlevine takıldığından seyircinin o anlarda oyundan ara ara kopmasına neden oluyor. Yine de bir oyunun hem yazarlığını hem de oyunculuğunu üstlenmenin ağır yükünün altından başarıyla ve hatta zeki ve kıvrak hamlelerle kalkıyor Bora Pak.

Juliet’i, Ayfer Tokatlı’yı özellikle sona saklamak istedim, tıpkı en önemli ödülün törenlerde en son verilmesi gibi. Ayfer Tokatlı, Juliet’in o gençlik enerjisini, o genç kız alınganlığını, o âşık kıskançlığını, inadını, üstün çıkma isteğini, her şeyini o kadar doğru, o kadar samimi ve o kadar hünerli aktarıyor ki açıkçası bir seyirci olarak tek yapabildiğim büyük bir tebessümle izlemek ve sonunda ayakta alkışlamak oldu. Böylece en kısa ama en dolu paragrafı kendisine ayırmış oldum.

Ayakta alkışlamaya gelince; sadece Ayfer Tokatlı değil, bütün ekip bu başarılı projeyle ayakta alkışlanmayı hak ediyor. SahneAltı’nın “Romeo ve Juliet’in Tarifsiz Hikâyesi”ni bu sezon bitmeden ya da bu sezon denk getiremezseniz (devam edeceklerini umarak) önümüzdeki sezonun başında izlemenizi tavsiye ederim.

01.05.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.