Yeşim Özsoy: “Özgünlük Arayışı Çok Önemli”

Yeşim Özsoy: “Özgünlük Arayışı Çok Önemli”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

Avrupa’nın önemli kültür sanat organizasyonlarından biri olan Barselona GREC Festivali’nde ilk kez Türkiyeli bir yazarın oyunu sahneleniyor. Kırk bir yıldır aralıksız devam eden festivalde, Yeşim Özsoy’un kaleme aldığı “Aksak İstanbul Hikâyeleri” Katalan bir ekip tarafından seyirciyle buluşturulacak. Biz de Özsoy’la hem festival sürecini hem de Türkiye tiyatrosunun dünyaya açılabilmesinin hangi koşullara bağlı olduğunu konuştuk.

“Aksak İstanbul Hikâyeleri”ni yazarken çıkış noktanız neydi ve öykü tasarımında insana, İstanbul’a dair hangi olgulardan beslendiniz?

“Aksak İstanbul Hikâyeleri”ni 2004 yılında yazmıştım ve aynı yıl İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında prömiyer yapmıştı. Türk Sanat Müziği’ndeki “aksak usul”den yola çıktım. Şehrin ritmini karakterler yoluyla vermek ve şu anda da devam eden bölünmüşlüğümüzü, ikilemlerimizi bu hikâyemde anlatmak istedim. “Dilde aksak usulü nasıl yaratırım, bu usule uygun yazabilir miyim?” konusunu araştırıyordum. O dönem çok değerli müzisyenlerle, hocalarla konuşmuştum. Görüştüğüm müzisyenler, “aksak usul”ün, Batılı anlamda simetrik bir ritim olmadığını ama bir yandan da tekrarla yine bir simetriye, düzene ulaşıldığından bahsettiler. Bu kavram beni çok etkiledi. Bu anlamda oyunda da asimetri var; ama bir uyum da var.

 “Aksak”lığı bir dramatik yapı modeli olarak tercih ettiniz yani.

Evet ve İstanbul gibi aksayan ama yine de sevdiğimiz kaotik uyuma ulaşan bir oyun hayal ettim. “Aksak” aynı zamanda bacağın aksaması demek ve aksak usullerden biri de “lenk fahte” yani “topal güvercin”dir. Tüm bunlar oyunda bir araya geldi. On iki hikâye aksayan bir şekilde iç içe geçti. Aynı zamanda da meddah geleneğimizin yapısını kullandım. Metin And’ın, Umberto Eco üzerinden “Açık Yapıt ve Meddahlık Üzerine” bir yazısı vardı. Sahne tasarımını yapan Başak Özdoğan vermişti o metni; sağ olsun. Oyun açık biçimde sahnelendi; zaten hikâyeler de bunu gerektiriyordu. Oyunun bölümleri de aksak usullere göre ayrıldı. Mesela son sahneyi “lenk fahte” olarak isimlendirdim. Ayrıca bu bölüm, meddahların gösterilerinin sonunda var olan “kıssadan hisse-sonuç bölümü”ne öykünür.

Oyunun içeriğine dair küçük ipuçları alabilir miyiz sizden?

Oyun, birine “geleneksel ve Doğulu” ötekine “modern ve Batılı” diyebileceğimiz iki aile etrafında şekilleniyor. Ve bu kişiler yoluyla hayatımızdaki bölünmeye odaklanıyor. Ama hiçbir şey tek boyutlu ve kesin ayrımlı değil. Örneğin geleneksel diyebileceğimiz ailenin kızı protest ve aykırı bir kız. Modern diyebileceğimiz taraftaki Cihat karakterinin sevgilisi ise tam bir bağnaz, kuralcı kadın tipi.

Kırk bir yıldır yürürlükte olan Uluslararası GREC Festivali’nde ilk defa Türkiyeli bir yazarın oyunu sahneleniyor. Bu geç kalınmışlık neden sizce?

Biz GalataPerform olarak bu konu hakkında oldukça çaba gösteriyoruz. Cervantes Enstitüsü desteğiyle sekiz senede sekiz oyun yazarı ağırladık. Bunun dışında da senelerdir yurt dışından okumalar, atölyeler için yazarlar getiriyoruz, tanıtıyoruz. Fakat şu bir gerçek ki; bu yazarların hepsinin arkasında kendi ülkeleri ve kültür politikaları var. Oysa benim oyunlarımı, daha önce ülkemizde konuk ettiğimiz Carles Batlle aracılığıyla tanıdılar.  Batlle oyunu okuduktan sonra çok beğenmiş ve prodüksiyon olması için elinden geleni yaptı. Gördüğünüz gibi onca senelik çaba sonucunda karşı tarafa ulaştırabildiğimiz metin ve yazar sayısı çok az oluyor. Hatta “Aksak İstanbul Hikâyeleri” de Türkiye’den ortak bulunamadığı için yapılamayacaktı; çünkü böyle festivaller için yapılan oyunlarının bütçeleri büyük. Oyun 13 Temmuz 2017’de seyirci karşısına çıkıyor fakat bu tamamen İspanya’daki kurumların çabasıyla oldu.

Çok Türkiyeli bir soru olacak ama… Oyunlarınızın yurt dışında sahnelenmesi neler hissettiriyor?

Çok gurur verici bir olay benim için. Sonra bir de temsiliyet olayı giriyor. Genelde oraya gittiğinizde aslında tüm ülkeyi ve ülkenin içinde bulunduğu durumu ilgilendiren sorulara maruz kalıyorsunuz. O da bazen sorunlu olabiliyor. Örneğin bu oyun, İstanbul’dan hikâyeler içeriyor ve şu anda oradan buraya bakış çok farklı. Oyunu sahnelerken de bunu düşündüler ve metinde bazı ufak oynamalar yaptık mecburen. Onlar bizi şu anda diktatörlük boyunduruğunda yaşayan korkunç bir ülke olarak görüyorlar ve oyundaki hikâyeleri de öyle değerlendirmeleri söz konusu olabilir. Fakat bence ortadan bıçak gibi ayrılmış bir ülke söz konusu olsa da, aslında iki taraf da tipik ve tek değil. Ve onlar sadece bir tarafı biliyorlar ama bu oyunla her iki tarafın da mevcut olduğunu, hatta bunların da gerçek anlamda taraf olmadığını yer yer iç içe geçtiğini, yakınlaşıp, bazen de inanılmaz uzaklaştığını görecekler.

 “Aksak İstanbul Hikâyeleri”ni İstanbul sahnelerinde yeniden görebilecek miyiz?

Ben oyunun ülkemde de daha fazla sahnelenmesini isterim tabii. Umarım olur. Belki bir seri gibi ikincisini yazarım. Ayrıca Katalan grubun prodüksiyonu 2017 ya da 2018’de İstanbul’da sahnelenecek. Bunun için halen irtibatları devam ediyor. Yani “Aksak İstanbul Hikâyeleri” Katalanca haliyle İstanbul’da olacak.

Barselona’da aynı zamanda bir oyun yazarlığı atölyesi de vereceksiniz. Teklif sürecinden bahsedebilir miyiz biraz?

GREC Festivali programına dâhil olunca yazar olarak davet edildim. La Sala Beckett Tiyatrosu Avrupa’nın önemli oyun yazarlığı merkezlerinden biri. Her sene, yine bu zamanlarda, Simon Stephens’ın verdiği uluslar arası bir atölyeleri var. Senelerdir onlara bu atölye için yeni yazarlar öneriyorduk. Bizden bu atölyeye Ceren Ercan, Ahmet Sami Özbudak, Ebru Nihan Celkan gibi yazarlar gittiler. Bunun dışında sürekli atölyelerin olduğu, yeni metinlerin çıktığı bir tiyatro. Bir büyük bir de küçük sahnesi var. Ayrıca “Aksak İstanbul Hikâyeleri”nin dramaturgu ve çevirmeni Carles Batlle de burada uzun seneler boyunca ders verdi ve tiyatronun kurulumunda bulundu. Onun da tavsiyesiyle ders vermemi istediler.

Atölye içeriğini oluştururken kendi yazarlık serüveninizden mi yola çıkacaksınız yoksa geliştirdiğiniz birtakım yazma metotları üzerinden mi gideceksiniz?

Ben 2012’den beri düzenli ders veriyorum bizim atölyelerde. 2010’dan beri de yeni yazarlara danışmanlık yapıyorum. Genelde yaratıcı yazarlık, 20. ve 21. Yüzyılda Çağdaş Tiyatro dersleri veriyordum. Son iki senedir atölye kapsamında bir metot geliştirdim. Ve hatta bu kapsamı altı haftalık bir kur olarak da verdim ilk kez. Başlık “Bilinçaltından Kâğıda, Kâğıttan Oyuna”. Oyunculuk, meditasyon ve yaratıcı yazarlık derslerimin birleşimi bir program.

Bu metodun yazar dünyasındaki karşılığı nedir?

Özetle kişinin kendi bilinçaltının kapılarını aralayan, kilitlerini açan ve sonucunda da bu alanı yaratıcı bir şekilde kullanmasını sağlayan bir yöntem. Bilinç akışı yazımı, otomatik yazım, meditasyon, Eric Morris duygu ve duyu hafızası çalışmaları, nefes egzersizleri gibi bir dolu alandan çektiğim çalışmaların bütünü. Sonuçta yazarlık aslında herkesin kendi serüveni. Helene Cixous’un dediği gibi “Gerçek şair bir gezgin…”dir. Bu atölye de bir nevi kendi iç dünyamıza seyahat.

Türkiye tiyatrosunu dünyaya açabilmek için neler yapılabilir sizce?

Şu anda dünyada olan gelişmeleri takip etmek geçmişe göre çok daha kolay. Hem iletişim kanallarının açık olması hem de medya, internet ve metinlerin daha ulaşılabilir olması dolayısıyla. Yani yazarlarımızın, yönetmenlerimizin ve tabii oyuncularımızın dünyaya daha fazla açık olması ve bilgiye aç olması gerekir. Bazen oldukça kapalı bir yapıda ilerliyor her şey. Hâlbuki dünyada tiyatro kavramı o kadar geniş ki Çin’den tutun İspanya’ya, Amerika’ya kadar. Tüm bunlardan beslenmek ve açık olmak lâzım. Ve tabii ki bunun yanı sıra özgünlük arayışı çok önemli. Siz istediğiniz kadar açık olun ama her yaptığınız iş kopyanın kopyasıysa dünyadan o ilgiyi beklemek de abesle iştigal olur. Özetle bunda bizim ülkemizin kültür politikasının eksikliği, buradan tiyatroyu destekleyecek kurumların olmaması ve tabii metinlerin edebi çevirilerinin olmaması sayılabilir. Bunun için de beklemekten ziyade belki de bir arada daha fazla durmak, bu tür imkân ve alanları tiyatrocular olarak beraber oluşturmak lâzım. Örneğin Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi ve orada yarattıklarımız, senelerin getirdiği emek olmasa ben de kendimi Barselona’da bulamazdım herhalde. Bunun gibi proje, çaba, emek ve birlikteliklere daha fazla ihtiyaç var.

12.07.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.