Yeşim Özsoy: “Yeni Metinleri Sahneleme Konusunda Israrlıyız”

Yeşim Özsoy: “Yeni Metinleri Sahneleme Konusunda Israrlıyız”

Yusuf Dündar

yusufdundar@zorunlusahne.com

Fotoğraflar: Sedat Tuncay

GalataPerform, kurulduğu günden bugüne değin Türkiye tiyatrosuna önemli katkılarda bulunmuştur. Gerek oyunculuk, yönetmenlik, yazarlık atölyelerinin ülkemizdeki tiyatro ortamına kattığı devinimle, gerekse atölyelerde eğitimini tamamlayan sanatçı adaylarını seyirciyle buluşturma azmiyle nice kuruma örnek olacak bir gaye belirlemiştir kendine.

Biz de bu çatıyı var eden ve devamlılığını koruyan değerli tiyatro insanı Yeşim Özsoy’a konuk olduk. Bu sezon sahneye taşıdıkları “When in Rome” oyununu konuştuk.

Öncelikle “When in Rome”un öykü ve ana eylem ekseninden bahsedebilir misiniz biraz?

Yalnız yaşayan genç bir kadın, bir aile apartmanına taşınır. Bir gün erkek arkadaşı onu ziyarete gelir. Apartman katını genç kıza kiralayan komşular Emine Teyze ve eşi Mustafa Amca, toplumsal ahlâk kuralları üzerinden ilerleyen bir bakış açısıyla Ayşen isimli genç kızın hayatına müdahale etme hakkını kendilerinde görürken neredeyse bir farsı andıran bir kovalamaca ve saklambaç oyunu hikâyeye hâkim olur. Ana hikâye budur.

Oyunun adının İngilizce seçilme sebebi dramaturjik bir fonksiyona mı dayanıyor?

Tabi. Türkçe yazan bir hikâye ve oyun yazarının oyununa İngilizce bir ad koymasının muhakkak bir sebebi var. Oyunda muhafazakârlık, aynı zamanda genç çiftin daha modern ve batıya yönelik yüzünü ifade ediyor. Zaten başlığa taşınan replik de onlara ait ve oyun içinde anlamsal olarak açılıyor. Ayrıca Türkçe ve özgün oyun yazma konusunda bu kadar emek gösteren bir tiyatro olarak oyunun adını çevirmeme ve “Roma’dayken” dememe tercihi de bize aittir. Bu kesinlikle özenti ya da temelsiz bir durum değildir. Bilerek yapılan, seyirci algı ve dramaturgisine dayanan bir seçimdir.

Peki, “When in Rome”u sahneye taşıma fikri ve süreci nasıl gelişti?

“When in Rome”, ilk olarak 2013’te 2. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’miz kapsamında Salon İKSV’de oyun okuması olarak aynı yönetmene, yani Mesut Arslan’a teslim edildi. O sene festival temamız “Sınırlar” idi. Öznur Yalgın’ın atölyemizde ikinci senesiydi ve bu tema kapsamında yazdığı oyunu festival programına dâhil ettik. Okumayı yaparken Mesut bir reji önermesiyle oyun okumasını yönetti. Hatta sanki bir ön çalışmaydı. Şimdi düşününce oyunu üç ay gibi kısa bir sürede Belçika’dan aralıklarla buraya gelebilen bir yönetmenle çıkarabilmemizde katkısı büyüktür. Oyun o zamandan beri yönetmenin aklında yer etmiş ve “Prodüksiyona nasıl taşırız?” diye aramızda hep konuştuk.

Okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluşturulmasının ardından, sahnelemek için yaklaşık beş yıl bekledi oyun. Nedeni neydi bunun?

Yeni metinlerin seyirciyle buluşması zaman alıyor. Özellikle bizim gibi bağımsız alanda olan bir tiyatro, doğru denklemi bulmadan oyuna soluk veremiyor. Bunun dışında, her sene yaptığımız festival yeni yazarları ve metinleri tanıtmak ve başka eşleşmelere de kapı açmak için yapılıyor. Ama sıfır kilometre bir yazarla yola çıkmak her zaman için risktir ve bu yüzden genelde eski metinler ya da yurt dışında tutan garanti metinler ele alınıyor etrafta. Biz ise bu alanda sadece yeni metinleri sahneleme konusunda ısrarlıyız. Atölyemize gelen çoğu oyun yazarı adayına da aynı şeyi söylüyorum: Yazarlık, oyunculuk gibi hemen sonuç alabileceğiniz bir alan değildir. Bazen bir oyun yazarsınız,beş sene bekler ve sonra değerlenir. “İz” de öyleydi meselâ. Okumasını yaptık, yurt dışında ödül aldı, bekledi, demlendi ve beş sene sonra sahnelenebildi. Ben en son 2012’de Kumbaracı50’nin “Altı Üstü Oyun Projesi”kapsamında yazdığım oyunun hâlâ sahnelenmesini bekliyorum.“When in Rome”da da öyle oldu. Mesut zaten oyunu bir noktada sahneye taşımak istiyordu. Bir süredir konuşuyorduk. Festival bir sene öncesine alınınca “Bu oyunla başvursak ve onun Belçika’daki tiyatrosuyla GalataPerform olarak ortak bir proje geliştirsek nasıl olur?” konularını araştırırken sonuç aldık. İstek, akıl, finansal alt yapı -ki bu hiçbir zaman mükemmel olamıyor ülkemizde- zaman, ortam ve insanlar bir araya geldi ve oyun çıktı.

Reji anlayışı ile metnin yapısı nasıl bir birliktelik oluşturdu?

Mesut Arslan zaten bir reji önermesiyle çıkmıştı okumada. Çok yaratıcı ve titiz çalışan bir yönetmen. Radikal bir kararla oyunu bildiğimiz anlamda sahne olmayan bir tasarımda oynamaya karar verdik onun önermesiyle. Temelde bu karardan yola çıktık; yönetmen bunu metinde yer alan “sınır/müdahale/kişisel alan/özgürlük” kavramlarından yola çıkarak oyunun ana taşı hâline getirdi. Bu, onun kavramlarına ve dünyasına uyan bilinçli bir tercihti. Oyunda sahne alanının sınırları, seyirci-oyuncu alanının sınırları, oyuncuların fiziksel ve performatif sınırları sürekli test ediliyor. Bu da metinle ve Mesut’un söylemek istedikleriyle tam olarak örtüşüyor ve bu etkileşim seyirci tarafından müthiş sıcak karşılanıyor. Ben daha evvel kendi oyunlarımda etkileşimi kullandım, kullananları da gördüm; kolay değildir. Ama bu oyunda bence ilk defa çağdaş bir oyun seyirciyi aynı zamanda eğlendirebiliyor ve kapsayabiliyor, seyirci kendi sınırlarını aşıyor ve dâhil oluyor, bırakıyor kendini.

Böylece oyunun seyir zevki oldukça artıyor olmalı.

Evet. Fakat insanlar bir yandan da bu zevki sorguluyorlar -ki bence bu da oyunla ve çağdaş tiyatro alanındaki seyir pratiğimizle ilgili çok ilginç bir şey söylüyor. Bu bana kendi yaptığım oyunlardan ilkini hatırlatıyor. “Oyun Alaturka” adlı oyunumda Osmanlı geleneksel sanatlarının post-modern bir yorumunu sahneye taşımıştım. Gelenekten gelenler geleneği hor kullandığımı söylemişlerdi.Çağdaş tiyatroyla uğraşanlar ise “Sahnede Karagöz mü oynatıyorsun?” deyip dalga geçme eğilimindeydiler. Bu oyunda hep konuştuğumuz meselelerden biri de; Mesut’un önceki oyunlarında da yer alan ortada oyun, seyir alanı/oyun alanı/doğaçlama -ki benim de her oyunumda tekrar tekrar düşündüğüm yapılardır bunlar, Osmanlı Gösteri Sanatları pratiğine göz kırpmasıdır. Tabi bunlar oyunun içinde yer alan bir oyuncu ve oyuna dâhil olan bir yapımcı olarak benim fikirlerim.

Peki, siz nasıl bir seyirci ima etmiştiniz? Düşlediğiniz seyirci algısına ve tepkisine ulaşabildiniz mi?

Seyirci olmadan provalarda kafamızda hep bir seyirci fikri vardı. Oyun tamamen seyircinin içinde ve seyirciyle oynandığı için sadece tahmin yürütebiliyorduk. Seyirci bize göre katılımcı da olabilirdi ama en kötüyü de düşündük, yani hiç katılımcı olmazsa ya da çok büyük reaksiyon gösterirse denklemlerini. Oyun başladıktan sonra, önceki soruda da söylediğim gibi, çok katılımcı bir seyirciyle karşılaştık. Huizinga’nın“Homo Ludens” diye bir kitabı vardır. İnsanı “oynayan” insan olarak tanımlar. Çocukluk oyunlarından, ritüellerden itibaren inceler konuyu. Benim lisansüstü çalışmalarımın temel kitaplarından biriydi. Bu oyunda da seyirci “oynayan insan” durumunu rahatça yaşıyor. Bu etkileşim her zaman için eğlendirmek üzerine kurulu değil bizim için.Bazen seyirciyi rahatsız da ediyoruz. Rahat koltuklarında oturup karanlıkta oyun seyredemiyorlar. Kimi zaman fiziksel sınırlarını aşıyoruz, kimi zaman yerlerinden kaldırıp alan değiştiriyoruz, kimi zaman psikolojik olarak da sınırlarına müdahale ediyoruz. Tabiî ki arada çok rahatsız olan, kafası karışan, fazla hareketli ve odağı olmayan bir oyun olmanın getirdiği özellikleri reddedenler oluyor ve o noktada arada değil tam bir reddediş oluyor ama genel seyirci eylemeye ve oynamaya meyilli. Bunu yaparken de sürekli kendini, konumunu ve oyunu sorguluyor. Özetle; yoğun bir deneyim yaşıyor. Ben kendi oyunum “Aksak İstanbul Hikâyeleri”ni çalışırken “açık biçim” ile çok ilgilenmiştim. Bu oyunda da öyle bir yapı var. Lineer algı (Mesut bu terimi çok kullanır) mümkün değil oyunda.

Yani ilginin tek bir yere ve alana odaklanması mümkün değil. Doğru mu anlıyorum?

Tam olarak öyle. Umberto Eco “Açık Yapıt” eserinde bahseder. Derslerde ve oyunlar için de çok bahsettiğim bir referanstır. Açık biçimi farklı disiplinler aracılığıyla incelerken, meselâ müzik alanında Stockhausen’in seyirciyi ortaya oturtup her bir farklı bestesini seyircinin etrafına yerleştirdiği farklı hoparlörlerden vermesinden bahseder. Çağdaş metinde ve eserlerde hatta post-modern tiyatrodan beri çokça konuşulan bir yapıdır bu. Seyircinin algısını kontrol etmeye çalışan sanat eserlerinden değil de algıya ve yoruma vurgu yapan eserlerden bahsetmekle ilgilidir. Yani ortada olan her bir noktadaki seyirci, eseri kendi fiziksel alanına göre farklı algılayacaktır. Bu oyunda da oyunu algılamanın tek bir yolu yok. Oyun tipik bir açık biçim örneğidir bana göre.

Oyunun, “Sınırlar” teması kapsamında yazıldığını söylediniz. Nedir bu sınırlar? Gerçekçi halkalar mı görünmez zincirler mi?

Evet, 2013 festivalimizin teması “Sınırlar” idi. Biz koyduğumuz temalar konusunda yazarlara ayrıca bir sınırlama vermiyoruz. Örneğin; ilk senenin teması olan “Felaket”i ele alırsak bir aşk hikâyesi de felaket olabilir, “Aile içinde felaket ne demektir?”konusu da işlenebilir ama afetler de bir felaket ya da savaşlar da öyle… Hepsi felaket temasının konusu olabilir. Özetle; sorunun cevabı üçüncü şık oluyor, yani hepsi.

GalataPerform ısrarla yerli yazarların oyunlarını sahnelemeye devam ediyor. Hatta bu yıl sayı oldukça yüksek. Bu çabanın ve ısrarın nedeni nedir?

Daha önce de bahsettiğim gibi, eski metinler ve yurt dışından ithal edilen garanti metinler zaten çokça sahneleniyor ülkemizde. Biz ise misyon olarak bir yazar ve yönetmen tiyatrosuyuz, yani yeni yazarlara ve yönetmenlere açık bir tiyatro. “Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi”nin varoluşunun ana sebebi 2006’dan beri bu alanda çaba göstermekle ilgilidir. Ülkenin tiyatrosu metinsel anlamda gelişmediği sürece, genç ve yeni yönetmenler ile yazarların yaratıcılığı beslenmedikçe Türkiye tiyatrosu diye bir şeyden bahsedemeyiz. Bu sebeple bu alan bizim için çok önemli.

17.02.2018

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.