“Zvizdan” – The High Sun / Güneş Tepedeyken

“Zvizdan” – The High Sun / Güneş Tepedeyken

Songül Alper

songulalper@zorunlusahne.com

Yine savaşlar ve gölgesinde kalmış hayatlara ışık tutan hikâyeler… Farklı kökenlerin, düşman görülen halkların kendi seçimleri olmasa da yaşamaya zorlandıkları hayatlar… Filmde işlenen coğrafya ve kökenler belki farklı ama durum, filmi gören herkes için oldukça tanıdık. Belki Sırp-Hırvat belki de Kürt-Türk çatışması… Mesele, özünde hep ortak kalıyor.

Yugoslavya’yı parçalara ayırarak birçok ulus devletin ortaya çıkmasına sebep olan iç savaşın ekseninde gelişen üç farklı aşk hikâyesine odaklanarak, etnik savaşların hem toplumsal hem de kişisel hafızalarda yarattığı derin çatlakları ve travmaları gözler önüne seriyor film.

Peki, aşk gerçekten de etnik nefretin önüne geçebilir mi dersiniz? Dalibor Matanic’in yazıp yönettiği bu duygusal dram örneği, yasak aşk kavramına yepyeni bir bakış açısı getirirken, tehlikelerle birlikte insanı güçlü kılan taraflarını içine alarak işliyor. Senarist-yönetmen Matanic, 1991-2011 yılları arasında Yugoslavya topraklarındaki gelişimi gözler önüne sermek için ilginç bir yöntem uyguluyor. Üç farklı hikâyede de aynı oyuncuları aynı mekânlarda kullanarak filmin akışını canlandırmayı başarıyor.

1991’deki hikâyede meselenin başlangıcına götürüyor bizi. Düşman köylerden iki âşığın trajik hikâyesi, bir tür “Romeo ve Juliet”i hatırlatıyor bize. Birbirini çok seven iki âşık Jelena ve Ivan’ın iki köyü ayıran sınırda kavuşamayışında iç savaşın başlangıcındaki gerilimli atmosfere yönelik güçlü referanslar görüyoruz.

2001’e geldiğimizde ise geçen yıllar içinde yaşananların etkilerini izliyoruz. Zamanın hem iyileştirici tarafını hem de bizden götürdüklerini görüyoruz. Annesiyle evine dönen genç bir kadınla evi onarmak için gelen ‘düşman’ işçi arasında yaşananlar var. Geçmişle yaralanan iki gencin ‘güvensizlik’ çemberinde dönüp durmalarına şahit oluyoruz. Tıpkı harap olmuş ve onarılmayı bekleyen ev gibi, bir şeyleri onarmanın zaman alacağını ve bunun pek de kolay olmayacağını hissettiriyor bu bölüm.

Ve 2011’e, yakın tarihimize geliyoruz. Bir vesileyle baba evine dönen genç bir adam, orada kalan düşman aşkını ziyaret ediyor ve pişmanlığını gizlemeden af diliyor. Çiftin bir de bebekleri olduğunu öğreniyor ve önyargıdan ziyade yargıların ayırdığı bu iki insanın zorluklara göğüs gerip birlikte hayata devam edebileceklerini hissediyoruz. Elbette hikâye işlenirken (genelde parti havasında veriliyor) ne olursa olsun kendini adadığı gerçeğe sadık kalabilen karakter, umudun sembolünü ve iyi olanın da var olabileceğini hissettiriyor.

Filmin genelinde, tutkuyla yaşanan aşkların bile direnemedikleri düşmanlığın anatomisi çiziliyor. İnsanoğlunun ‘barış’ kavramını hiçbir zaman içselleştiremediği, karanlık tarafın hep bir adım önde olduğu bir kez daha gözler önüne seriliyor. Bütününde aşk hikâyesi çatısı oluştursa da bütün hikâyelerin içine yerleştirilmiş yan temalar, hayatın iç içe geçmişliğini ve insana dair hiçbir şeyin birbirinden izole devam edemeyeceğini gösteriyor.

Film; her şeye rağmen bünyesinde bir ‘umut’ barındırıyor, insana güveniyor ve ‘barış’ için çabalayanlara saygılarını sunuyor. Bir şekilde barışın insanın özünde karşılığını bulacağını gösteriyor bize.

Filler tepişirken ezilip un ufak olanların halklar olduğunu ikinci hikâyede repliklerden ayıklıyoruz. Ve arabasına binip giden işçiyi arkasından izlerken ötekileştirmenin hiçleşmek dışında bir sonucu olmadığını görüyoruz.

Üç hikâyenin ortak derdi ise etnik köken farkı (Sırp ve Hırvat). Her hikâyede farklı alternatif sonlar sunulmuş. Olayları ağırdan alan hikâyelerde hep bir yarım kalmışlık hissediliyor. Sadece üç hikâyenin birbiriyle kıyası yapıldığında “Dramın birinciden üçüncüye doğru düşüşü filmin başarısıyla mı ilgili yoksa bunu yaparken acı sonlardan açık bırakılan kapılarda umuda doğru gidişi mi vermek istiyor?” ikileminde kalabiliyorsunuz.

Bir tür hafıza kaydı işlevi görüyor olması da filmi değerli kılıyor. Bunu yaparken sinematografik anlatım diliyle de başarı sağlanıyor. Hikâyeler ve karakterler farklı olmasına rağmen üç hikâyede de âşıkları canlandıran genç oyuncular Goran Markovic ve Tihana Lazovic, acı ve suçluluk gibi kavramlarla üç hikâye arasında bir köprü kurmayı başarıyor. Senaryo, bu köprünün başarılı olmasını sağlayan bir kurguya sahip.

Hikâyeler arasındaki bağı tutarlı bir biçimde geliştiren Matanic, “Güneş Tepedeyken” filminde “Toplumsal hafızalarda açılmış yaraları sevgi ve bir aradalık sarabilir mi?” sorusunun cevabını arıyor.

“Güneş Tepedeyken”, Akademi Ödülleri’nde Hırvatistan’ın Yabancı Dilde En İyi Film aday adayı ve 1991 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Hırvatistan’dan Cannes Film Festivali’ne katılan ilk film olarak da öne çıkmayı başarıyor. Çeşitli festivallerden ödülle dönen film, dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış Jüri Ödülü’ne lâyık görüldü.

Künye:

Yönetmen & Senaryo: Dalibor Matanic

Oyuncular: Tihana Lazovic, Goran Markovic, Nives Ivankovic

Ülke: Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya

Müzik: Nenad Sinkauz, Alen Sinkauz

24.07.2017

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.